İslam ve Sol Tartışmaları: Bir Tavuk – Yumurta Diyalektiği

“Sınırlar yürümesini bilmeyenler içindir.” [1]

Giriş

Ocak ayı içinde İhsan Eliaçık’ın öncülüğüyle/çağrıcılığıyla yapılan İslam ve Sol Çalıştayı üzerine bir takım yeni tartışmalar yapıldı, eski defterler açıldı ve bir politik hareketlenme yaşandı. Tartışmalar üzerindeki ateşli havanın sakinleşmesini bekledim bu yazıyı yazmak için.

Sol İslam, Müslüman Sol, Sol İlahiyat, Solcu Müslümanlar, İslam’ın Kurtuluş Teolojisi, gibi isimlendirmelerle süregelen bir tartışma bu. Başlangıç tarihi için de çok eskilere gidilebilir. Modern Türkiye için Türkiye İştirakiyun Fırkası gibi ismi İnkılap tarihi kitaplarına konmayan ve ülkenin ilk yıllarında kapatılan “Sol İslam” bir partiye kadar götürülebilir. Eğer “liberter İslam” ve kadın erkek eşitliği tartışmalarını da katarsanız Namık Kemal ve İsmail Hakkı Gaspıralı’ya kadar geriye götürebilirsiniz bu tartışmayı. Klasik döneme ve ilk dönem siyasi gerilimlerinden kadar gitmek isterseniz de mebzul miktarda veriye ve “Sol İslam” kategorisinde değerlendirilebilecek örneklere ulaşabilirsiniz, hala işlenmeyi bekleyen hayli olay, metin, yorum bu tartışmanın içine rahatlıkla katılabilir durumda. Açıkçası meselenin veriler, hikayelendirme ve yorumsamalar kısmıyla ilgilenmenin bir ya da birkaç yazıyla hatta kitaplarla bile hakkının verileceğini düşünmediğimden bir yazının sınırlarını bilerek yazmaya çalışacağım. Bu yazıda verilerle delillendirilen bir “Sol İslam” değerlendirmesi yapmayacağım.

2000’ler sonrasında bu tartışma bazı entelektüellerin bir takım girişimleriyle anlamlılık kazanmıştı. Doğu Konferansı gibi girişimler, Doğudan dergisi gibi bir neşriyat ilk akla gelecek somut örneklerdir. Bununla birlikte daha sonraları AKP’ye giden ve sonrasında aktif siyasetten kopan Ertuğrul Günay dahil aktif siyaset yapan Mehmet Bekaroğlu, Ayhan Bilgen gibi isimlerin 2007’de teşekkül ettirdiği Müslüman Sol Hareket adlı pre-siyasi/siyasi girişim de anlamlı bir yerde duruyor. 2009’da özellikle Birikim Dergisi’nin sol ilahiyat sayısıyla birlikte başlayan tartışmalar, Burhan Sönmez’in Ayrıntı’da editörlüğünü yaparak çıkarmaya başladığı Ayrıntı İdea serisi gibi yayınlar da oldu. 2010’da kurulan Zeki Kılıçarslan, Cem Somel, Hayri Kırbaşoğlu, Mehmet Bekaroğlu gibi isimlerin bulunduğu Has Parti girişimi oldukça anlamlıydı. (Has Parti’nin 2011’de Fatih’ten başlayarak yaptıkları 1 Mayıs yürüyüşü “İslami kesim” içindeki ilk kitlesel Taksim yürüyüşüydü.) 2011’de Emek ve Adalet Platformu’nun Ortadoğu’da Emek ve Adalet Sempozyumu ve aynı yılın yaz aylarında yaptığı Lüks Otel Önü İftarları/Yeryüzü Sofraları, o dönemde özellikle Tokat’ta faaliyet gösteren TOKAD’ın taşrada yaptığı 1 Mayıs eylemleri ve emek meselesi odaklı buluşmaları, 2012’de 1 Mayıs için Antikapitalist Müslümanlar adıyla yapılan yürüyüş gibi nihayete ermeyen ama hala diri olan pre-siyasi girişimler de oldu. AKP dönemi belki de bu anlamda tartışmaların eskisinden çok daha diri olduğu bir dönem olarak kayda geçirilebilir. İhsan Eliaçık’ın girişimiyle yapılan çalıştaya gösterilen teveccüh bu tartışmanın hem siyasi hem de teorik olarak sürmeye devam edeceğini varsaymamız için yeterince anlamlı.

Tavuk-Yumurta Diyalektiği

Az çok içinde yer alan biri olarak bu tartışmada gözlemleyebildiğim kadarıyla iki farklı yaklaşım göze çarpıyor. Bunları açarak konuşmak bize sağlıklı bir tartışma zemini verecektir.

Birinci yaklaşım, İslami söylemlerin “tabiri caizse” aparatlaştırılarak sol bir söyleme evrilip evrilmeyeceği üzerinden gidiyor. Güncel hali genelde şöyle olan bir şey bu: “İslam’dan sol bir yorumsama çıkar mı ve bu yorumsama mevcut İslamcı iktidarın oy konsolidasyonunu kırmaya imkan verir mi?” Ya da soruyu estetize ederek: “İslam’da reform mümkün mü?” Bu yaklaşım dinin günümüze kadar gelen kurallar bütününü mutlak doğru ve din içi olarak görüyor ayrıca İslam içi tartışmaları ve hayata seslenme sancılarını, gayretlerini görmezden geliyor. -Burada değinmek faideli sanırım, İslam’ın popüler olarak görünen tarafları birçok asli veçhesini görmeye engel oluyor ve “İslami” yorumlar, popülizmin ve siyasetin kirleticiliğinden ari kesinlikle değil, en azından gündelik hayatta karşılaştıklarımız için böyle diyebiliriz.- Rahmetli Kıvılcımlı da benzer bir yaklaşımla ve geleneğin bize sunduklarını reddetmeden Marksist bir yorumsamaya çağırmıştı. Allah Kitap Peygamber kitabında Elmalılı Hamdi Yazır’ın modern zamanlar için izah kabiliyetli sınırlı olan mealini merkeze alarak bir tefsir gayretine girmişti. Tarihsel Materyalizmin ve Marksist Diyalektiğin İslam’la çelişmediğini samimi bir şekilde izaha çalışmıştı. Tabi Kıvılcımlı’nın bu motivasyonunu şimdiki “aparatlaştırma” gayretiyle bir tutmamak gerektiğini söylemek gerekir. Daha çok Markisizmi yerlileştirme zaruretini görmesiyle ilişkili bir tutumdu aldığı.

Günün sonunda ister aparatlaştırma ister modernize etme gayreti olsun, bu yaklaşımda iki daha önce hiç karşılaşmadığı varsayılan farklının (Sol ve İslam) karşılaşması ve ilişkilendirilmesi gayreti baskın okuma olarak duruyor.

“Sol İslam” tartışmalarına karşı takınılan bir diğer tutum ise esasında muhafazakarlıkla ve tarihsel kodlarla bezeli bir reddiye üzerine. Sol ile İslam’ın karşılaşmasında mevcut sisteme muhalif olanlar ve sistemi benimseyenler arasında elbette bazı farklılıklar mevcut. Mesela muhalif cephe de kalanlar, sosyalistlerle bir takım ilkeler dahilinde ve bazı bagajlarla birlikte iş birliğine açık olabiliyorlar. Kendini İslam halkasında gören ve sistemle barışık yaşayanlar ise bu tartışmaya ya kayıtsız ya da ciddiye almaz bir görüntü veriyorlar. İslam ve Sol karşılaşması sorulduğunda ise iki kesim için de verilen cevap şuna benzer bir şey oluyor: “İslam sosyalizmi de özgürlükleri de içerir? Üçüncü yoldur. Dini kendi bütünlüğü içinde değerlendirmek gerekir. Din üzerindeki bu yaklaşımlar başka niyetleri de taşıyor. Anti-emperyalizm gerekiyorsa onun için kendi kendimize yeteriz.” Bir takım haklılıklar barındırsa da bu yaklaşım mevcut yaşanan krize cevap verme kabiliyetinden yoksun kalıyor. Bir takım iyi niyetler taşısa da yazılı ve pratik İslam’ın modern olana cevap üretme kabiliyetinin sınırlarını aşamayan bir retorikte kalınıyor. Burada da sanki daha önce hiç karşılaşmamış iki farklı üzerinden mesele okunup değerlendirilmiş oluyor.

Kanaatimce bu tartışma tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan tartışmasından pek farklı değil. İster siyasal alan üzerine konuşalım ister düşünce alanında konuşalım aşılmaz ve birbirine karışmaz bariyerlerden teşekkül bir dünyada yaşamıyoruz. İslam denilen şeyin (sadece Hz. Muhammed ile başlayan dini kastetmiyorum, önceki peygamberlerin mirasını da katıyorum) batıda olanla da doğuda olanla da bir iletişimi hep oldu. Aynı şekilde batıda olanlar da doğuda olanlar da dünyanın ulaşabildikleri taraflarla etkileşim içindeydi hep. İnsanlık tarihi boyunca böyleydi. Ve bu iletişim siyasetten düşünceye her mecrada karşılıklı etkilemeyle birlikte günümüze kadar geldi. Yani iki bambaşka şeyi değil iki (ya da üç, beş) akraba şeyin karşılaşmasını/larını konuşuyoruz bugün.

İki Parantez

Müsaadenizle kısa bir parantez açmak istiyorum. Çatışma çözümlemeleri uzmanı Johan Galtung bir çatışmanın (kurduğu janra göre iletişim dahil her karşılaşma bir çatışmadır aynı zamanda) beş farklı çözüm yolu olduğunu söyler. İki tarafın olduğunu varsayarsak; 1-) Birinci taraf (A) haklıdır ve ikinci taraf (B) haksızdır. 2-) B haklıdır ve A haksızdır. 3-) A da B de haksızdır. 4-) A belli bir oranda haklıdır ve B belli bir oranda haklıdır. 5-) A da B de haklıdır. Galtung bir çatışmanın aşılarak çözülebilmesi için 5. seçeneğin gözetilmesi gerektiğini söyler, diğerleri ya çözüm değildir ya da geçici çözümlerdir. [2]

Şeyler arasındaki akrabalığı keşfetmeden çarpıştırdığınızda eklektik ve uyumsuzluğu sırıtan bir mecrada konuşursunuz. Özellikle bu tartışmada tam olarak ne oldukları bir tarafa Sol da İslam da doğrudur diyerek cümleye başlamaz iseniz bu çatışmanın ve tartışmanın sonunu getiremezsiniz.

Müsaadenizle bir parantez daha açmak istiyorum. Sol İslam tartışmalarının odak isimlerinden birisi de Ali Şeriati’dir. Babası molla olan ve Batı’yla karşılaşıp geçmişi inkar etmeden yüzleşmenin en güçlü örneklerinden biridir Şeriati’nin anlatısı. İran’a gittiğimde hala rahmetlinin Ali Şia’sı Safavi Şia’sı kitabının özellikle mevcut sitemle meseleli olanlar arasında tartışıldığını bizzat görmüştüm, tartışanlar arasında ateist olduğunu açıkça söyleyenler de vardı. Hatta üniversite öğrencileri arasında Post-Şeriaticilerin olduğu da biliniyor. Bu durum bize “devrime” rağmen İran’da hala bir entelektüel ve siyasi sulh arayışının devam ettiğini gösteriyor.

Şeriati’nin en bilinen sözlerinden birisi şöyledir: “Sizi rahatsız etmeye geldim.” Benimle aşağı yukarı aynı meşrepten olan bir arkadaşım –ki Şeriati’yi sever.- mahlasla yazdığı sosyal medya hesabında şu cümleyi motto olarak kullanıyor: “Sizi rahat ettirmeye geldim.” Bu Şeriati’ye gönderme taşıyan söz aslında bir tarihsel devamlılığın da mirasçısı olma iddiasını barındırıyor. Şeriati şimdikinden çok daha fazla rahatsız olunan bir çağda bir buz kırıcı olmayı benimsemişti. Aynı şekilde arkadaşım Esat Arslan da bu vurguyu çokça yapar. Şimdilerde ise aynı hassasiyeti taşıyan insanlar olarak bir entelektüel barışın peşindeyiz. Yaşanan kriz Şeriati zamanında ve toplumunda yaşanandan pekala farklı lakin tevarüs edilenler yük önceki krizlerin devamı niteliğinde.

Krizin Diyalektiği

Bugün yaşadığımız ise bir Doğu-Batı kavgasıyla tanımlamaya yetmeyecek kadar kompleks bir kriz.

Batı denilen Avrupa hem küreselleşmeden mustarip ve küreselleşmenin batı değerlerini tahrip ettiği düşüncesinde hem de kendisine sonradan geleni içerme noktasında ciddi krizlerle boğuşuyor. Modern demokrasinin mucidi olduklarından sebep bir tık daha ilerde olan İngiliz kültür dünyası ile de meselesi var gibi görünüyor. Yaşadıkları kriz hem siyasi (Brexit) hem de küreselleşmenin tahrip ediciliğiyle görünürleşen düşünceyle/kültürle alakalı duruyor. Bununla birlikte küreselleşmeci bir popülizm üzerinden merkezinde yükselen sağcılığa da cevap[3] üreterek 3. dünyadan kendisine koşan insanları içerememe sorunu ile uğraşıyor[4].   

Bununla birlikte özellikle İbrahim peygamberin varislerinden yayılan dinlerin kültür dünyası içinde hala söylemsel dinamizmini kaybetmemiş olan ve modern olana ve tüm dünyaya seslenme iddiasını taşıyan İslam’ın Hristiyanlığa ve Museviliğe nazaran daha diri göründüğünü söylemeliyiz. Ancak bu dirilik dünyaya barış getirme iddiasını tamamlayabilecek bir söylemsel hattı kuşanabilmiş değil. Maalesef kuşandığı semptomatik Batı karşıtlığından sebep Batı değerleriyle de kavgalı olan küreselleşmeye çokça yakınlık hisseden İslamcılık bu sorunun cevabını liberalleşmeden ve kapitalizme mesafe koyarak çıkarmak durumunda. Cevap üretilemediğinde ise karşılaşılan şey IŞİD gibi oldukça küresel bir ama sulhu sağlamayan bir iddia ve devletçi (yarı-faşist) kapitalist yöneticilerle sıkı fıkı olan popülist bir siyasallık (TR’de karşılığı siyasal İslam)..

Hülasa şuan içinde bulunduğumuz kavga doğu – batı/sol(sekülerlik) –İslam gibi diyalektiklerle izah edilemeyecek kadar karmaşık.

Nasıl Bakmak ve Eylemek Gerekiyor

Öncelikle belirtelim, tüm düşünceler ve isyanlar akrabadır. Toplumlar arasında kitleselleşmiş tüm öğretiler, ideolojiler, dinler, mezhepler bir toplumsal isyan kültürü ve rahatsızlık ile malüldür. Hepsinin arka planında bir sınıf kavgası vardır. Hz. Musa, köle olarak çalıştırılan bir topluma önderlik etmişti. Hz. İsa kurumsal yapısı ile artık toplumu boğan ve sömüren din adamlarına isyan teşviki gerekçesiyle, yerlilerin “küresel işbirlikçileri” eliyle idam edildi. Batı toplumlarında yaşanan reformasyon (sekülerleşme) Hz. İsa adına konuşan devasa bir kurumsallığa karşı başladı. Hz. Muhammed kabile asabiyesiyle kendileri dışında olan herkesi ezen ve köleleştiren bir şehir devletinde ezilenlerle birlikte saf tutmuştu. Marx, işçileştirilen ve işçileşmesi mukadder görünen bir sınıfın köleleşmesine karşı hem teorik hem de pratik bir mücadele ile ömrünü tüketmişti. İslam tarihindeki tüm mezhepler halktan ve doğru bildiğinden yana taraf olup güçlü sultanlarla cedelleşen ve bunun bedelini ödeyen figürlerin ismi etrafında şekillendi. Sosyalizm/Sol, güçlü olanların zayıf olanları ezmesiyle meseleli olanların seçtiği taraftı. Demokrasi, zayıf olanların daha çok ezilmemesi için “kötünün iyisi” olarak tedavüle girip kabul gördü.

Buradan yola çıkarak birbiriyle çatışan değil birbiriyle akraba olan ve beklentileri/hayalleri aynı olan şeylerden bahsettiğimizi bilelim. “Hangisi hangisini doğurur?”, “Aralarında bir öncelik sıralaması var mıdır?”, “Biri diğerini terbiye etmelidir” gibi tartışmalar ve yaklaşımlar buradan bakınca fevkalade gereksiz.

Bununla birlikte akrabalıklara rağmen özgünlükler ve hafıza farklılıkları illaki var. Bir özdeşlik ve yakınlık kurmak için özgünlüklerin de farkında olmak lazım. Birbiriyle farklı zamanlarda, kimi zaman tahakküm ilişkisinin aparatı olarak, karşılaşmış olan bu öğretiler acı bir takım tarihsel hikayelere de sahipler. İseviler, Musevilere peygamberlerini öldürdükleri için hala kızgın. Muhammediler, İsevileri hala işgalci gibi görmeye yatkın. Bir haçlı argümanı gibi doğu toplumlarının karşısına çıkarılmış olan demokrasi fikri elbette soru işaretleri doğuracaktır. Slavlar kendilerini köleleştirmek için uzun süre tacizlerde bulunmuş olan Franklara elbette mesafe koyacaklardır. Haliyle daha önceleri işgal orduları göndermiş bir coğrafyadan gelen sol fikri de bir dirençle karşılaşmalıdır. Sadece bu karşılaşmalarda yaşanan travmalar değil bölgesel özgünlükler de bir iletişim krizi doğurma potansiyeli taşıyor. Böyle birçok bilgiye de sahip olarak bakmak gerekiyor.

Kapitalizmin ve küresel şirketlerin saldırısına karşı koymayı, kim olursa olsun ezilenden yana saf tutmayı, çığlığı başlarda ne kadar rahatsız edici gelirse gelsin haklılığından kaynaklananları gözetmeyi ve anlamaya çalışmayı, ezilenleri önderler kılmayı, halklar ve toplumlar arasında bir entelektüel sulhu sağlamayı merkeze alarak ve bazı değerlerden asla taviz vermeyerek iletişim kurmak zorundayız. Hem politik hem teorik hem de toplumsal birçok boyutu olan uzun erimli bir mücadeleden bahsediyoruz. Kanaatimce İslam ve Sol tartışması tam olarak bu aksin üstüne oturuyor ve oturmalı.

Sonuç

Emekleme zamanlarını bitirip, Tarık Tufan’ın sözünden ilhamla, zihinsel sınırları kaldırarak yürümeye başlasak mı? Ne dersiniz?


[1] Tarık Tufan, Kekeme Çocuklar Korosu, 2001.

[2] Johan Galtung, Çatışmaları Aşarak Dönüştürmek: Çatışma Çözümüne Gİriş, USAK Yayınları, 2009.

[3] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-47013806

[4] Mesela IŞİD gibi semptomların kendi kültür dünyasında yetişen gençler arasında nüksetmesi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir