İslamcılar, Filistin, Bitmeyen Çatışma

Giriş

Filistin meselesi ve bu bağlamda pekâlâ sürekli karşılaştığımız İslamcıların çelişkili ve kifayetsiz halleri üzerine uzun süredir kafamda dolaşan yazı fikri vardı. Ancak kafamdakileri metne dökmek noktasında bir miktar çekimser kaldığımı belirtmeliyim. Bazı sebepleri var; hem Filistin gibi ülke içi siyasetimize doğrudan değse bile pek hissedilmeyen bir mesele hakkında yazmanın öncelikli olduğunu pek düşünmemem hem de İslamcılar hakkında yazmaktan pek haz etmemem. Bu gibi sebepler meseleyi yazmayı ertelememe neden oldu açıkçası ancak geçenlerde ülke içi siyasetimize doğrudan değen bir mahkeme kararı alınması nedeniyle bu konu üzerine yazmayı gerekli gördüm. Hem İslamcıların yürüttükleri ikircikli ve otoriteye bağımlı zayıf siyasetin hem de Filistin’de yaşananların bize nasıl değebildiğinin göstergesi gibi ibretlik bir karardı çıkan. Karar hem mikro hem de makro siyasetimize dair önemli bir anlam ihtiva ediyordu.

Mavi Marmara baskınında on vatandaşımızın ölümüne neden olan İsrail yönetiminin [1] askerleri için Türkiye mahkemelerinde, iki yönetim arsındaki anlaşma nedeniyle ve kamu adına kovuşturmaya ve cezai yaptırıma gerek olmadığına dair bir karar çıktı. Kısaltınca vahameti daha bir görünürleşen bu karara göre basitçe; “İsrail askerleri bir Türkiye cumhuriyeti vatandaşını uluslararası karasularda öldürürse Türkiye yasalarına göre cezalandırılmayabilir” olmuş oluyor. [2] Bu olay Filistin meselesini sadece ağlak bir siyaset malzemesinden fazla bir şey olarak görmeyen ve şu güne kadar Mavi Marmara hadisesi hariç herhangi bir can kaybı gibi bedel ödememiş olan İslamcılara doğrudan değmesi oldukça dikkat çekici.. Bu durum bir tarafa Filistin meselesini ülkede siyaseten konsolide olma derdinde olanların dikkatini celbetmesine yol açması ise olayı daha dikkate değer kılmaya yetiyor.

Bu son önermeleri özellikle İslamcı siyaset içinde kendisini konumlandıranlar için söyledim. Sol zaten çeşitli zaaflar taşımasıyla birlikte yıllardır aktif şekilde meseleyle ilgilenmeye devam ediyor. Ayrıca her ne kadar şimdilerde meselenin sahiplenilmesinde ciddi sıkıntıları olsa da genel anlamda sol ve İslamcılık arasında bir sahiplenme kıyası yapmaya çalışırsak saçma bir iş yapmış olacağımızı rahatlıkla söyleyebilecek kadar argümana sahibiz. Filistin meselesinde, solcular ağlamak yerine savaşmış ve kamplara giderek fiilen bulunmuş, İslamcılar ise Mavi Marmara hadisesi hariç ekseriyetle ağlayarak siyasetlerine malzeme etmekten pek öteye gidememiş. [3] Bu durumun daha açık görünmesi bize bazı bilgiler sağlayacaktır. Yazıyı az çok neden yazmak durumunda kaldığımı belli etmişimdir kanaatindeyim.

Müsaadenizle bu girişten sonra anlatacaklarıma geleyim. Ayrıca belirtmeliyim hem meselenin çetrefilli halleri hem de bu konuda çok fazla şey yazmak istememem nedeniyle heybemdekileri tek bir yazıya kısa da olsa sığdırmaya çalışacağım. Yazının boyutunu şimdiden mazur görmenizi temenni ederim.

İbrahim’in Milleti Metaforu

Öncelikle bir kavramsal boyuta açıklık getirmekte faide var: İbrahim’in Milleti. Dünya toplumlarının bazı ortak hikâyeleri ve hafızaları üzerinden tasnif ettiğimizde nüfus ve etki alanı olarak en ciddi yekûnun İbrahimi dinlere mensup halklar olduğunu göreceğiz. Çin ve Hindistan gibi nüfus ve kültür yoğunluğu olan havzalarda bile İbrahimi dinlere mensup olanların ciddi bir etki alanları olduğu görülecektir. Adem insanlığın ortak atası ise İbrahim peygamber de kültürel anlamda ortak atası sayılabilir, en azından semavi dinlerin hakim olduğu alanlarda… İbrahim peygamber, tek tanrıcılık fikrinin en güçlü birleştirici ve toparlayıcı figürü olarak karşımızda duruyor haliyle tüm bu dinler için İbrahim, paylaşılamayandır ve her tektanrıcı din kendini İbrahim’e referansla anlamlı kılmaya çalışır. Dolayısıyla pekâlâ birleştirici bir çatı olarak görülebilir. Ayrıca şunu özellikle görmek gerekir, bu bağlamda diğer dinlerin etkilediği halklarla bir insanlık fikrinde bir araya girmek isteyen her teolog/düşünür/antropolog İbrahim peygamber üzerinde şekillenen güçlü ilişkiyi bir imkân olarak okuyup kardeşliği güçlendirecek argümanları öne sürerler. Bu argümanlaştırma hem politik sahada hem de dinsel anlatı alanında söyleyeni bir adım öne çıkarmıştır.(bkz. Medeniyetler Arası Diyalog çalışmaları, Delhi’deki merkezi İsrail’de yer alan Lotus Tapınağı vb.) Şu halde Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki tarihi çatışmaları aynı kültürel alanda vuku bulan bir kardeş kavgası-ya da sulhu sağlama imkânı- olarak görmek abes olmayacaktır. Filistin meselesi ise bu “kardeş kavgasının” kesişim kümesinde yer alan bir mesele olup hem duygusal hem de politik olarak toplumlara doğrudan ya da dolaylı etki etmektedir. Özellikle İbrahim peygamberin tevhid anlayışına referans veren havzalarda..

Meseledeki dinsel argümantasyon bu kadar çetrefilli ve içinden çıkılmazlaşabilirken sol/seküler ve dinsel kimliklerden ayrılmış bir söylem ister istemez sulh vadinde daha öne çıkmaktadır. İstikrarlı bir şekilde eşitlik ideali ile Filistin’de söz söylemiş, savaşmış ve hala bir şeyler söyleyerek savaşmaya devam eden sol unsurların diri halleri bu anlamda dikkate değer durmaktadır. Ayrıca açmak gerekir.

Filistin Meselesi Neden Önemlidir?

Bir türlü çözülmeyecek gibi görünen Filistin meselesi neden bir çatışma konusudur gibi bir soruyla başlarsak bir yere varabiliriz. Bu cevaptan önce İbrahim’in çocuklarının dünya tarihi içindeki anlam dünyasına ve etki alanına bakmak gerekir. İbrahim peygamberin tüm tek tanrılı semavi dinlerde ortak ata olması gibi bir kabul var. Bilinen tüm peygamberlerin-Mezopotamya-Mısır-Diyar-ı Rum üçgeninde- de İbrahim’in çocukları olduğunu biliyoruz. Dinlere mensup olanlar arasındaki gerilimlerin, dinleri oluşturan kültürel kodlardan beslenen ve doğal olarak görevler yazdığı temsiliyetler ve kırılmalar ile açıklanabilir. Gerilimleri ciddi şekilde etkileyeceği su götürmez bir gerçek olarak duruyor.

Bazı göz önündeki örneklerle dinsel kültürlerin yarattıkları gerilimleri açmaya çalışayım.

Tevrat(Eski Ahit) okuyan herkes bilir, metne dökülen ayetler Kuran’da geçenlere çok benzemektedir. Çok fazla ortaklık pekâlâ çıkarılabilir metinler arasında. Ancak bu iki dine mensup olanlar arasında İslam’ın ilk yıllarından beri uzlaşması zor görünen bir kavga vardır. Medine Sözleşmesinin tesis edildiği yılları ayrı tutarsak(Medine’deki ilk yıllar) Yahudi toplumu ile asla tam anlamıyla barışı tesis edebildiğimizi söyleyemeyiz. Bunun belki de dinsel ve açıklanabilir bir sebebi vardır. Dinsel fanatizmlerle kendini gösteren refleksler burada devreye girmekte ve eşitler arası ilişkiye dair imkânları boğmaktadır. Bunu şöyle karikatürize etsem/basitleştirsem çok yanlış olmaz sanırım;  “Musa’nın çocukları ile Muhammedin çocukları arasındaki kavga asli olanın kim olduğu kavgasıdır biraz. Musa, Sare’nin yani köle olmayan bir kadının çocuğunun(İshak) torunudur, Muhammed ise Hacer’in yani bir köle kadının çocuğunun(İsmail) torunudur.” Bu basitleştirme ile rahatlıkla dinsel metinlerle hayatını şekillendiren bir genç için, Müslümanlar ve Yahudiler arasındaki kavganın bir eşitlik kavgası olduğu çıkarımına varabiliriz. Zira olay gelenekte az çok bu minvalde anlatılmak ve kurgulanmaktadır ve soru mirasın asıl sahibi kimdir sorusudur.(bu arada benim cevabım herkes, hepimiz) Doğruluk payı yüksek olmakla birlikte yaşananları tam olarak açıklayabildiğini düşünmediğim bu argümanın, politik karşılıkları da gerilimi körüklemeye ve içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Eşitlik fikriyle meselesi olan Yahudilere göre vaat edilmiş topraklar(zamanında İbrahim ve kabilesinin yaşadığı topraklar) asıl çocuklarınındır yani Beni İsrail’in. Velev ki 2000 yıl sonra topraklarına tekrardan dönmüş olsunlar.

Başka bir örnek daha vereyim ve şöyle bir soruyla başlayayım: Özellikle Latin Amerika’da yaşayan dindar ve Katolik olan halklar, Filistin meselesinde neden bu kadar iştahla İsrail karşıtı olabiliyorlar? Yahudiler ile Hristiyanlar arasındaki kavga ise(Protestanlığı ve yorumlarını ayrı tutarak konuşuyorum) en kaba tabirle bir kan davasıdır. Ferisilerin kendi ülkelerinin bir evladını, İsa’yı katletmeleri nedeniyle duyulan bir kin ile başlar bu kavga. [4] Katolik ve Ortodoks dünyanın Beni İsrail ile ilgili önyargıları ve düşmanlıkları büyük oranda çarmıha gerilme hikâyesinin bir sonucudur denilebilir. İki toplumun bu bağlamda tarihsel çatışmalarını en güzel betimleyen filmlerden biri Costa Gavras’ın Amen adlı filmidir. Açıklayıcılığı açısından bu örneği tercih edeceğim. Filmde Papa, Hitler’in Yahudilerin soykırımından vicdanlı bir Alman subayın yoğun gayretleriyle haberdar olur ve kendisine dünyaya bu konuyu duyurarak gündeme getirmesi için ısrarla gidilir ancak Papa haberdar olduğu bu soykırıma ses çıkarmaz. Yönetmen bu yaşananları incelikle anlatır. Filmde aktarılan hikâyenin doğruluğu/kurguluğu bir tarafa, yönetmen, bazı Katoliklerin o dönemde yapılan soykırımla birlikte İsa’nın intikamının alındığının düşünüldüğüne işaret eder.

İslam ve Hristiyan toplumları içinse mesele Haçlı savaşlarına hatta Kudüs’ün Bizans’tan alınışına kadar gider. Daha çok bir doğu-batı, emperyalizm-antiemperyalizm, Amerikancılık-Rusyacılık [5] gibi diyalektikler, bu “kardeş kavgasının” en görünür olduğu cephelerden olduğundan saydığım ilk iki örneğe nazaran özellikle bizim toplumlarda çok işlenmiştir, hala da sürekli olarak işlenmeye devam ediyor…

Özetle Filistin meselesi Müslümanlar için bir özgürlük ve eşitlik kavgası iken Hristiyanlar için tarihi bir kinin yarattığı duygusal bir tepkidir. (İsrail’in işgalciliği nedeniyle sorun daha çok İsrail’dir günümüzde malum) Peygamberlerini kaybeden Hristiyanlar, öksüz, sürgün ve kaçak yaşanan bir kaç uzun yüzyıl yaşamak durumunda kalmıştır. İlk dönem kiliselerin mağaralarda olması kesinlikle rastlantı değildir.

Sanırım İbrahim’in çocuklarının Filistin’e değen iç kavgasının bazı köşe taşlarını açmış bulundum. Filistin meselesinin kerteriz noktasından bahsederek devam edeyim.

Filistin Meselesinin Günceli

Filistin direnişinin kerteriz noktası çok basit ifadeyle “İsrail devletini tanımama iradesidir.” Direniş tarihi boyunca gördüğümüz şey gerek iki devletli yapıyı tanımakla olsun gerek de İsrail vatandaşı olmayı ve ikinci sınıf bir vatandaş olmayı benimseyerek olsun bir şekilde İsrail devletini tanımayan örgütlerin her durumda yükselişe geçerek direnişin odağında yer aldıklarıdır. Yaser Arafat, Oslo’da iki devletli yapıyı benimsediği gün –Nobel barış ödülünü bu nedenle, kabulü nedeniyle almıştır.- Filistinliler gözündeki meşru zeminini Hamas’a bırakmıştı. Aynı yolu benimsemesi halinde Hamas da yerini başka bir örgüte bırakacaktır. Direnişin bu pek de entelektüel gelişkinlik gerektirmeyen inatçı karakterine rağmen Filistin diasporasının yetkinliği ve Arap coğrafyasına kıyasla donanımlı oluşu ise ayrı bir tartışma konusudur. Şu durumda Filistin muhalefetinin parçalı görüntüsünü açmak gerekir.

Filistin toplumu basitleştirecek olursak çok parçalı bir görüntü arz ediyor ve Filistin siyaseti de bu parçalı durumun yarattığı travmaları yaşamak durumunda kalıyor. Büyük kısmı diasporada-ekseriyetle Ürdün’de olan Filistinliler dünyanın dört bir tarafına dağılmış durumdalar. Entelektüel sermaye olarak nitelikli bir görüntü veren diaspora işgal edilmiş toprakları için dinamik bir görüntü vermeye devam ediyor. Diasporanın yanında İsrail vatandaşlığını kabul edip bir nevi apartheid yönetimi altında ikinci sınıf vatandaş olarak muamele görmeye razı olmuş unsurlar da var. Bu unsurların sadece Müslümanlardan oluşmadığının da altını çizmek gerekiyor. İsrail devletini tanımış olmaları, onları görece olarak daha etkisiz bir konumda tutuyor. Abluka altında yaşayanlar ise iki parçalı durumda: sürekli olarak işgal edilmeye devam eden Batı Şeria(West Bank) Filistinlilerinin yaşadıklarıyla Gazze’de yaşayan ve işgal riski taşımasa bile açık bir hapishanede hayatta kalma mücadelesi veren Filistinliler var. Her gün tacize ve sistemli saldırılara maruz kalan, ekonomik gelir kaynakları olarak gördükleri zeytin ağaçları kesilen, su kaynaklarına ulaşımları engellenen ve korkuyla dize getirilmeye çalışılan Filistinliler bunlar. Ayrıca sadece Müslümanlardan müteşekkil bir toplumdan da bahsetmiyoruz. Hatırı sayılır miktarda Hristiyan unsurun da İsrail yönetimi tarafından mağdur edildiğini biliyoruz. Görüleceği üzere çok parçalı ve çok dinli bir muhalefet zemini ile siyaseti zayıflatılmış bir Filistin ile karşı karşıyayız.

Şu durumda dinsel anlatıların çetrefilli ve çok katmanlı karmaşıklığı nedeniyle özellikle sol çizgideki muhalefet meselenin kerteriz noktasına daha kolay değebilmiş her dönemde. Eşitlik ve özgürlük gibi basit kelimelerle mevcut asimetriye karşı örgütlenilebilmiş.

Yukarıda çizdiğimiz tablo ile Filistin meselesinin herkesi ilgilendiren bir tarafı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dünyanın büyük çoğunluğu için hem en çözümsüz hem de en odakta yer alan, üzerine kıyamet teorileri geliştirilen, örgütler çıkaran, uçaklar kaçırılan, türlü türlü konsolidasyon kaldıraçları için malzeme edilen bir şey Filistin meselesi. Benim gördüğüm kadarıyla güttüğümüz mikro siyaset alanında en basitinden Mavi Marmara gibi duyarlı gençlerin mobilizasyonuna hizmet edebilecek kadar güçlü bir konu olarak duruyor.

Önemli Bir Parantez: Yahudiler İnsanlık Ailesinin Çok Önemli Bir Halkasıdır

Meseleyi İslamcı ve solcu siyasete değdirmeden önce yukarıda çizdiğimiz tabloya bir ek parantez açmakta faide var. Zira bir Yahudi düşmanlığını besleyen metne imza atmış olmak istemem.

Okuduğum bir anekdota göre Samuel Beckett, İrlanda edebiyatının gücünü, tıkanmışlığa bağlamıştı. Bir tarafta koyu Katolik bir dinsel çevre diğer tarafta bir türlü sindirilemeyen İngiliz müstemlekesi altında yeşeren bir edebiyat çevresinin üretkenlik gücünü öne sürmüştü.(Kaynağını ve Beckett’in cümlesini tam hatırlamıyorum.)

Bazı antropologlar, Yahudi toplumunun parayla olan güçlü ilişkisini daha kalabalık ve örgütlü olan toplumlar tarafından her dönemde ötekileştirilmiş ve göçe maruz kalmış olmalarıyla ilişkilendirir. Para ilişkileri ve hatta yer yer ticaret birçok dinde ve toplumda kötülenen ve uzak durulması salık verilen işler olmuşlar çoğunlukla. Haliyle çoğunluk olan ana kütle kendine yakıştıramadığı bu gibi şeyleri, toprağa bağlanacak kadar güven içinde yaşayamamış, bulundukları toplumda genelde azınlık olan ve kendi içinde örgütlü bir görüntü veren, çoğu kere sürgün edilme listesinde ilk sıralarda yer alan, dine mensup olmadaki sert koşulları nedeniyle asla çoğunluk olamayacak olan bir topluma yani Yahudilere ihale etmişler. Bu durum özellikle ahlaki olarak daha sağlıklı olduğu varsayılan meslek ve zanaatlarda Yahudilerin daha az uzmanlaşmasına, bankacılık ve ticaret gibi işlerde ise gelişmelerine yol açmıştır denmektedir. Bununla birlikte bu dayatıcı sıkıştırmanın kültürel hayata ciddi katkıları olmuş. Birçok Yahudi düşünür bu ötekileştirmenin yarattığı baskıyla dünya tarihinde çığır açan fikirler ve çıkarımlar ortaya koymuşlar. Şahsen birçok Yahudi fikir insanının bir insan kalma telaşından ve endişesinden bu kadar üretken olduklarını düşünüyorum. [6] Yahudileri dünya tarihinden çekip atığınızda fikir dünyasının ciddi şekilde çölleşeceğini görebilirsiniz.

Yahudilerin hikâyesi hafızalardan silinmeyecek kadar güçlü ve köklüdür. Haliyle toptancı bir değerlendirme ile ırkçılığa düşmek bizi anlamsız bir insansızlaştırmaya götürecektir. Bütün hikâyeyi toplumların yaşadıkları travmalardan bağımsız düşündüğümüzde pekâlâ Selametçilerin çokça terennüm ettiği gibi “5000 yıllık Siyonizm” lafı gibi küflenmez-kokmaz ve neye değdiği belli olmayan, havada bir retoriğe saplanıp kalırız. Eşitlik fikrine sadık kalmak ile gelinen noktayı anlamaya çalışmak birbirine karışır, iyileştirici bir durum yerine nefreti ve ölümü besleyen cümleler kurmaya başlarsınız. Bu uzun parantezden sonra tekrardan konuya dönelim.

Mavi Marmara Hadisesi

Şimdi müsaadenizle başa dönelim ve bu yazıyı yazdıran Mavi Marmara hadisesine bakalım.

Mavi Marmara hadisesi Obama’nın başa gelir gelmez çizdiği iki devletli yapı ve İsrail-Filistin barışı söyleminin icra edilmeye çalışıldığı bir dönemde vuku buldu. Bunun sağlanabilmesi için de öncelikle Gazze’deki kara ve deniz ablukasının kırılması gerekiyordu. Büyük çoğunluğu yabancıların oluşturduğu gemilerden oluşan filo insani yardım ve ablukayı kırmak için Gazze’ye gitme kararı almıştı. Bu dayanışma etkinliğinin orijini Türkiye değildi. Türkiye’de ise İHH öncülüğünde o dönemde politik anlamda söz söyleme kabiliyeti neredeyse yoka düşmüş olan İslamcı mahalle bu meseleye dört elle sarıldılar. Çoğunlukla samimi bireylerden oluşan insanlar Antalya’dan hareket edecek olan Mavi Marmara gemisine akın ettiler. Meselenin büyük siyasette değdiği kısımların böyle bir atmosferde fark edilmesi pekâlâ kolay olmayabilirdi. Zira eğer abluka kırılsaydı Gazze’nin meşru yönetimi olan Hamas’a neden İsrail’i tanımadığına dair bir baskı uygulanabilecekti.

İsrail’deki sağcı yönetim ise bu girişimi bir saldırı olarak görüp gemi henüz uluslararası karasularda iken baskın düzenledi. Yapılan baskından dolayı on Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı hayatını kaybetti. Dönemin başbakanı çok sert tepki vererek meseleyi savaşa kadar götürebileceğinin işaretlerini verdi. Hatırlarsanız Fetullah Gülen ise “otoriteden izin alınmalıydı” gibi bir açıklama yapmıştı. O dönemde henüz iki siyasi odak arasında gösterilen bir politik husumet olmadığından bu ikircikli durum içinde Gülen’in dediği gibi eylendi ama göstermelik olarak İslamcıları küstürmemek için hükumet tarafından Mavi Marmara davası sahiplenilmiş gibi bir görüntü verildi. Bununla birlikte esir alınanların dava etme haklarının alınması için Türkiye hükümeti, masada esirlerin önüne konulan kâğıtların imzalanmasını salık verdi-Davutoğlu Dışişler Bakanı’ydı- ve İsrail’in bu yaptığı vahşetin uluslararası yargıya taşınmasının önüne geçilmiş oldu. Şuanda taşınabilir olmasının sebebi bazı esirlerin bu kâğıtları imzalamayı reddetmesidir.

Sonra malumunuz dava Türkiye’ye taşındı, “o dönemin başbakanı” doğalgaz sıkıntısı çeken ülkesi için politika değiştirip tam tersi bir politik beyan yaptı. “Bana mı sordunuz?” kabilinde bir soruyla… Nihayetinde “dava Türkiye’de sürdürülecektir.” gibi hiçbir karşılığı ve anlamı olmayan bir noktada kifayet edildi. Bununla birlikte ölen vatandaşlarımız için Türkiye’ye bir miktar para lütfedilmesi karşılığında hükumet de şikâyetini geri almayı onaylamıştı zaten. Bütün bunlar yaşanırken BDS raporlarına göre İsrail ile yapılan ticari faaliyetler artarak devam etti. Geldiğimiz durum itibarı ile Türkiye’de süren ve uluslararası hiçbir karşılığı olmayan dava “devletlerarası” maslahat için düşmüş durumdadır.

İslamcılar tarafından uzun süre-bunca ikircikli siyasete ve bence “davaya” açık ihanete rağmen, bütün bu olanlarda sorumluluk sahibi olan yönetim desteklenmiştir. Maalesef uygulanan kirli politikalara rağmen şuanda gördüğümüz sessizlik böyle bir hikâyenin sonrasında yaşanmaktadır.

İslamcılar Neden Gerideler?

Türkiye’deki İslamcılar için Filistin “davası” esasında köksüz bir meseledir. Sürekli söylenegelen 2. Abdülhamit’in Yahudilere toprak satmaması hikâyesi de bu köksüzlüğü sağaltma gayretlerinin dışavurumudur biraz da-tabi bu “onurlu” duruşun koca bir yalan olduğu belgelendi yakın zamanda.- Mavi Marmara hadisesinde de görüldüğü üzere İslamcılar için otoritelerden bağımsız işleyen ve prensiplerle şekillenen bir dava fikri pek bir yere değmemektedir. Haliyle ödenen bedeller de iktidarın izin verdiği durumlar dışında görülmedi hiç. Son yaşanan Mavi Marmara trajedisi de bu durumun çirkin ve üzücü örneklerinden biridir. Ancak sorun sadece iktidardan/otoriteden bağımsız bir İslamcılık fikrinin olmamasında değil saplantı haline getirilmiş kimlikçi siyaset ile de alakalıdır. Bu konuda en gözle görünür örnek Selametçilerin insanlık durumlarını yok sayan ve kindar tepkiselliğidir.

“5000 yıllık Siyonizm” retoriği bir öfkeyi diri tutmasıyla birlikte kategorik ve kimliğe dayalı bir düşmanlığı güçlü kılmaktadır. Ancak bu öfkenin diri kalması iktidardan bağımsız asla düşünülmemesi nedeniyle neredeyse hiç pratiğe geçmemiştir. Buna rağmen sol siyasetin içinden çıkan birçok genç-küresel anlamda da- seküler bir dille de olsa eşitlik, anti-emperyalizm, sömürge karşıtlığı gibi prensipler gereği bedel ödemekten çekinmemiş ve can kayıpları vermiştir. Selametçiler dışında kalan İslamcılar ise Şeyh Ahmet Yasin ve Hamas gibi İhvancı gelenekten gelen bir aktör yükselene kadar-ki yükselişi daha seküler bir çizgide giden Yaser Arafat’ın iki devletli yapıyı tanımasıyla olmuştur- Çeçenistan ve Bosna kadar kıymetli bulunmamıştır. Sahiplenmenin ciddiyetini konuşmak için basit bir veri üzerinden konuşalım, İslamcılar arasında “Filistin’e cihat için giden” çok az sayıda kişiden bahsedilebiliyoruz. Ya da Raed Salah gibi İsrail yönetimini devlet olarak gören ve İsrail vatandaşı olan biri üzerinden yapılan zayıf bir muhalefetle kifayet etmeyi yer yer yeterli görmüşlerdir. İslamcılar için siyaset bu alanda da prensiplerin önüne geçmiştir maalesef.

Bir örnek daha vererek bu bahsi kapatayım, uzun yıllardır Nekbe anmalarına giderim ve bu anmalar Filistin direnişinin odağında yer alan etkinliklerin en başında yer alır ancak içinde muhalifleri barındırdığı zamanlardaki Mazlumder dışında, İslamcıların bu etkinliklerde “ateşli” bir performans sergilemişliklerine hiç denk gelmedim. Ancak tüm dünyada solcular, Türkiye’de de BDS gibi örgütler bu anmaları ısrarla yaparlar, yapmaya da devam ederler ve “normalleşmeye” karşı alarm halindedirler.

Sonuç

Mavi Marmara hadisesinin geldiği nokta göstermiştir ki, birçok kritik meselede olduğu gibi Filistin meselesinde de İslamcılar sınıfta kalmışlardır. Bölgede sömürgeciliğin ve eşitsizliğin üstesinden gelecek bir söylem üretmeyi geçelim kendi izzeti nefislerini, savundukları değerleri, dostlarının canlarının kıymetini, maslahat için harcamış duruma gelmişlerdir. Hali hazırdaki şablonları ve pratikleri üzerinden söyleyebilecekleri pek bir şey kalmamıştır. Filistin meselesi tek devletli yapı ya da iki devletli yapı -içinde “normalleştirme”yi de barındıran- gibi Filistin direnişinin sahiplerinin benimsemediği bir çıkışsızlıkta beklemektedir. Olması gereken Nekbe’den beri hakları gaspedilen Filistinlilerin haklarının verilmesi, mağduriyetlerin tazmini ve eşitler arası ilişkiyi gözeten yeni bir parçalanmamış Filistin devletidir. İçinde adalete dair bir fikri barındıran böyle bir yapı tüm dinlere ve unsurlara eşit bir mesafede durmak durumundadır. İki devletli yapı ve İsrail işgaliyle anlam bulan tek devletli bir yapı(mevcut durum) kabul edilemezdir.

Filistin meselesi bir kimlik siyasetine bağlanamayacak kadar hayati ve kapsayıcı bir meseledir. İslamcıların bu anlamdaki geriliği Mavi Marmara davası hezimetiyle daha da görünür olmuştur. Kendilerinden bildikleri ve kendi başlarına irade ortaya koymalarını engelleyecek mekanizmaları ele geçirmiş olanlara rağmen söz söyleyememeleri de bu kimlikçi siyasetin bir neticesidir. Böyle bir meselede Müslümanca olan tutum kesinlikle meseleyi gözeten ve kimlikçiliğe düşmeyen bir siyasettir.

Sesleri zayıf çıksa da sol içerisinde özellikle Corbyn’in cesur çıkışıyla görünmeye başlayan bir sahiplenme kısmen de olsa ümitlerin diri olduğunu göstermektedir. Kanaatimce Avrupa solu ve genel anlamda dünyadaki sol fraksiyonlar Filistin meselesinde sessiz kaldıkça daha geri bir pozisyona düşmüşlerdir. Kendisine “terör destekçisi” denmesi pahasına Hamas ile görüşürüm diyen ve sol siyasetin inatçı bir savunucusu olan Corbyn bu anlamda önemlidir.

Eğer bir dünya barışı derdimiz varsa İbrahim’in çocuklarının en büyük kavgasını neticelendirmek ve sulh içinde bağlamak durumundayız. Hem eşitsizliklerin hem de mağduriyetlerin tazminine dönük bir yaklaşımı cesaretle savunmalıyız. Yahudi toplumunun hepsinin aynı kefede değerlendirilmesine ısrarla karşı durarak, kan dökmeden toplumsal barış mekanizmasını işletmeye bakmaz isek Filistin gibi bir mesele mensubu olduğumuz İbrahim’in Milleti içindeki ortak kavgamız olmaya devam edecektir.

[1] İsrail’i bir devlet olarak tanımadığımdan ve terör kaynağı bir yönetim olduğunu düşündüğümden yazı boyunca “İsrail Devleti” ifadesini kullanmayacağım.

[2] https://tr.sputniknews.com/turkiye/201710201030680490-mavi-marmara-davasi-israil-asker-takipsizlik/

[3] Bu önerme, eleştiriye açık bir iddia barındırıyor. Zira İslamcılar, Filistin’e cihat için gitmemenin en temelde Hamas gibi kendilerine yakın buldukları bir örgütün Filistin dışında mücadele için gelenleri kabul etmemesini öne sürerek meseleye kendilerince bir izahat getirmeye çalıştılar/çalışıyorlar. Yazı boyunca mücadelenin şu güne kadar geldiği yer itibarı ile kümülatif durumu gözetmeye çalıştım ve bedel ödeme noktasındaki geri kalınmışlığa bir izahat arayışına girmedim. Mücadele saflarına aktif katılım gösterilememiş(!) olması Edward Said gibi oralara kadar gidip taş atamamayı ve şu günlerde İslamcılar arasında pek yaygın olan ve Diyanet öncülüğünde İsrail vizesi alınarak yapılan Kudüs ziyaretlerini görmeyeceğimiz anlamına asla gelmemeli. Yazının İslamcıların Filistin sicilini eleştirmek gibi bir gayesi de bulunmaktadır.

[4] İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu inancından bağımsız olarak düşünülse bile bu durum tek başına kan davası güdülmesi için yeterlidir.

[5] Ortodokslar, hal ve gelenekleri nedeniyle, Katolikler için Müslümanlara benzetildiklerinden dolayı putperest kabul edilir, Haçlı kroniklerinde çokça geçen bir meseledir. Haliyle Ortodoks-Müslüman geriliminden ziyade Müslüman-Katolik gerilimi daha göze çarpmaktadır bu bahiste.

[6] Kanaatimce hala fikir ve sanat hayatına yön verenler ya Yahudilerdir ya da eşcinsel bireylerdir ve ötekileştirilmişlikten kaynaklı olarak idrak ve algı yetenekleri daha gelişkinleşmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.