KEİG’in “İşyerleri Kadınlar İçin Ne Kadar Güvenli?” Başlıklı Panelinden Notlar

Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi’nin (KEİG) 13 Ekim’de Tarih Vakfı’nda gerçekleşen “İşyerleri Kadınlar İçin Ne Kadar Güvenli?” başlıklı paneline katıldım. Panelde iş güvenliği ve işçi sağlığı kriterlerinin işçi kadınların sorunlarının ve deneyimlerinin dikkate alınmadan düzenlendiğine dikkat çekildi. İşçi kadınların maruz kaldıkları taciz, şiddet ve mobbingin boyutu, nedenleri, bunlarla mücadele yöntemleri ve örgütlü mücadelenin önemi konuşuldu.

Panel, Necla Akgökçe’nin sunumu ile başladı. Yaygın iş sağlığı ve iş güvenliği anlayışının cinsiyet karşısında tarafsız görünmesine ve toplumsal cinsiyet farklılıklarını göz ardı etmesine dikkat çeken Necla Akgökçe  kadın işçilerin ve erkek işçilerin iş güvenliği arasındaki farkı Alman İşçi Sendikası (IGMetall)’nın yaptığı bir araştırma ile örneklendirdi: Araştırmaya göre erkek işçilerden “sağlık” kavramını tanımlamaları istendiğinde “kendini iyi hissetme” gibi WHO’nun sağlık tanımına yakın bir cevap alınırken kadın işçiler aynı soruyu “ağrı ve sakatlık durumunun olmaması” gibi daha dezavantajlı bir konumdan yanıtlıyor. Necla Akgökçe kadın işçiler için yeterli koruma önlemi bulunmamasını aşamalı bir kısır döngü olarak şematize etti. Bu şemaya göre: Kadınların yaptıkları işler kolay ve risksizdir önyargısı ile kadına özgü koruma tedbirlerinin gelişmesi engelleniyor, kadın işçilerin maruz kaldıkları riskler ölçülmüyor, kadınların hastalıkları hormonal yapılarına bağlanıyor, tespit edilmediği için görünür kılınmayan meslek hastalıkları da ön yargıyı artırarak süreci başa çeviriyor. Necla Akgökçe’nin dikkat çektiği diğer konular şöyleydi:

“Ev içi emeğin, çocuk ve hasta bakımının kadınların üzerine yüklenmesi işyerinde karşılaştıkları risk ve hastalıkları artırıyor. Ücretsiz emeğin görünür olmaması bu risk ve hastalıkların tespit edilmesini engelliyor.”

“Risk ve tehlike tanımlamasını yapan ‘erk’ olduğu için cinsel taciz risk kategorisinde yer almıyor. Çalışma koşulları buna göre düzenlenmiyor.”

Kadriye Bakırcı “kadına şiddet” kavramının uluslararası hukuka girişinden itibaren şiddet, taciz ve mobbingin hukuksal boyutunu anlattı:

“İlk defa 1993 yılında Birleşmiş Milletler’in bildirgesinde ‘kadına şiddet’ kavramı yer aldı fakat ülkeler şiddet kavramı üzerinde uzlaşamadıkları için sözleşme haline gelmedi.”

“Kadına şiddetin kavramsal olarak yer aldığı ilk uluslararası sözleşme 2011 yılında imzalanan İstanbul Sözleşmesi’dir. Sözleşme Avrupa konseyini ve konseyin dışında olup da sözleşmeyi imzalayan diğer ülkeler için bağlayıcıdır. İstanbul Sözleşmesi hane içi şiddeti önlemeyi hedefler. Hane içi şiddetin, aile içi şiddetten farkı; aynı hane içerisinde yaşayan bireylerin tamamını aile bağı sorgulanmaksızın kapsamasıdır. Sözleşme Türkçe’ye aile içi şiddet olarak çevrilse bile Türkiye’nin de imzacısı olduğu 1963 Viyana Sözleşmesine göre sözleşme metni ve çevirisinin çeliştiği durumlardan orijinal metin esas alınır.”

“İstanbul Sözleşmesi şiddeti dört başlık altında tanımlar: Fiziksel, duygusal, cinsel ve ekonomik şiddet. Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi yalnızca hane işindeki şiddeti değil kamusal alanda yani işyerinde de kadınların maruz kaldığı şiddeti kapsıyor, buna mobbing de dahil, ücret eşitsizliği de dahil. Cinsiyet kaynaklı ücret eşitsizliği ekonomik şiddet kapsamında değerlendirilir.”

“İstanbul Sözleşmesine uyulmadığı durumlarda denetleme komitesi (GREVİO) bir rapor hazırlayıp yayınlar fakat komitenin yaptırım gücü yok.”

“Direkt olarak işyerlerinde şiddet, mobbing ve tacizin önlenmesine yönelik ilk sözleşme 2019 yılının haziran ayında ILO tarafından hazırlandı. Ancak henüz sözleşmeyi onaylayan ülke bulunmuyor.”

“Son olarak ben kadınların işyerinde maruz kaldığı şiddet ve tacizin önlenmesi için, kadınların iş sağlığı ve güvenliğine dair ayrı bir mevzuat hazırlanması gerektiğini düşünüyorum.”

Üçüncü konuşmacı Nuran Gülenç, Birleşik Metal-İş ve Petrol-İş’teki deneyimlerinden örneklerle işyerinde kadına yönelik şiddet ve tacizin önlenmesinde sendikaların rolünden bahsetti:

“Sendikalar kadını özne olarak kabul etmiyor bu yüzden taciz ve cinsel şiddet risk olarak görünmüyor.”

“Sendikal örgütlenmeler yetişkin erkek  işçiler üzerinden gerçekleştirildiği için kendini dönüştürebilme kabiliyeti zayıf. İşsizler, göçmenler, çocuk işçiler ve kadınlar sendikal mücadelenin dışında kalıyorlar. Örgütlenmenin erkek temelli ilerlemesinin diğer bir dezavantajı kadınların sorunlarının sendika hiyerarşisinde yukarılara iletilememesi.”

“İşyerinde kadına yönelik taciz ve şiddet 2011’den beri Birleşik Metal-İş’in gündeminde tüm üyelere toplumsal cinsiyet eğitimleri veriliyor. ‘Cinsel kimlik, cinsel yönelim, taciz ve şiddetin tanımı’ gibi konular bu eğitimlere dahil. Bir kadının tacizde veya şiddete uğradığını beyan etmesi durumunda failin geçireceği soruşturma, süreç ve yaptırımlar konusunda bilgilendirmeler yapılıyor. Kadın temsilci sayısı artırılmaya çalışılıyor. 2011’den bu yana sayı 3’ten 18’e yükseldi. Sendikal mücadele bu alanda çok önemli, örgütsüz işyerlerinde kadın işçilere yönelik şiddet ve taciz daha yaygın ve rahat yapılıyor.”

Son konuşmacı Fikriye Sarıgül kendi deneyimlerini ve şahit olduğu işyeri deneyimlerini bizimle paylaştı. Şiddetin normalleştirilmesinin, şiddet karşısında tepkisizliğin veya örgütlü tepkinin nasıl sonuçlandığına dair örnekler vererek örgütsüz, merdiven altı işyerlerinde kadın işçilere yönelik taciz, şiddet ve mobbingin daha fazla olduğunu anlattı. Ücretsiz emeğin, çocuk, hasta, yaşlı bakım yükümlülüklerinin kadınların üzerine bırakılmasının işyerlerinde kadınları daha tehlikeye açık hale getirdiğini belirtti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.