Kriz, Ulus-çu Ütopya ve Sınıf Mücadelesi: Bir Marksist Sosyaliste İtiraz

Krizin patlak vermesiyle birlikte Erdoğan milliyetçi söyleminin dozunu artırdı ve krizi ABD’nin öncülüğünü yaptığı bir ekonomik saldırıya bağladı. Milliyetçi korporatist toplum tasavvurunun en dolaysız ifadesi olarak “hepimiz aynı gemideyiz, batarsa bu gemi birlikte batarız” söylemi de eşzamanlı olarak iktidar çevrelerince dolaşıma sokuldu. İzleyen günlerde özellikle sosyalist solda bu gemi metaforu üzerine çokça yazıldı çizildi, geminin (ulusun) yanlış bilinç ve sınıf mücadelesinin ise hakikat olduğu bir defa daha vurgulandı, kapitalizm karşıtı olmayan bir emperyalizm karşıtlığının milliyetçiliğin ötesine geçemeyeceğinin altı tekrar çizildi.

Bu yazılardan biri de Foti Benlisoy’un Yeni Yaşam gazetesinde yayınlanan “Kriz Gemisi ve Anti-Emperyalizm” başlıklı yazısıydı. Benlisoy bu yazıda emperyalizm, gemi metaforu ve emperyalizm karşıtı mücadele üzerine kısa ama çerçevesi gayet net hatlarla çizilmiş bir tartışmaya girişiyor. Bu tartışmada ileri sürmüş olduğu fikirlerin (büyük oranda HDP içinde ve çevresinde yer alan) Türkiye Marksist sosyalizminin ulusalcı olmayan kanadının görüşlerini berrak bir biçimde ifade ettiği söylenebilir.

Foti Benlisoy emperyalizm kavramını muhafaza etmekten yanadır, ama emperyalizmi kapitalizmden ayıran ve bir dış dayatmaya indirgeyen milliyetçilikle arasına net bir sınır çizmektedir. Leninist teoriyi takip eden Benlisoy emperyalizmin kapitalizmin belirli bir aşamasının adı olduğunu ve dolayısıyla emperyalizme karşı mücadelenin kapitalizme karşı mücadeleden başka bir şey olmadığını söylemektedir:

Türkiye’de yaygın olan anlayışa göre emperyalizm sanki bazı bölge ve ülkelerin dışında olan ve onlara “dışardan” dayatılan bir güçtür. Buna göre emperyalizm, “milli bünyeye” dışardan saldıran ve onu hâkimiyeti altına alan yabancı bir güçtür. Bu anlayış, toplumsal sınıfları ve sınıf mücadelesini esas almaz; onun öznesi ezen ve ezilen uluslardır. Antikapitalist vurgusu hayli zayıf olan bu “antiemperyalizm” biçimi, kendini sınıfsal temelde değil, ister istemez ulusal çıkarlar ekseninde tanımlar. Oysa emperyalizm dış mihraklarca dayatılan dışsal bir hâkimiyet biçimi değildir; her kapitalist toplumsal formasyona zaten içkindir ve bu anlamda her kapitalist ülke emperyalist zincirin bir “halkasıdır”.

Bu emperyalizm tanımının doğal sonucu olarak da emperyalizm karşıtı mücadelenin ulusal temelde değil, işçi sınıfı mücadelesi merkezli yürütülmesi gerektiğini söylemektedir:

Dolayısıyla antiemperyalizm, küresel ölçekteki sömürü ve hâkimiyet ilişkilerine ve esas olarak da bu küresel ölçekteki sömürü ilişkilerinin bir halkası olan ulusal kapitalizme karşı verilen mücadeledir. Kriz zamanında işin abc’sini hatırlamakta yarar var. Sosyalist siyasanın öznesi Türkiye ya da başka bir ülke değildir. Yani iştigal sahamız Türkiye’nin çıkarları, Türkiye’nin bağımsızlığı vs. değildir. Eskilerin deyimiyle “sosyalizm mesleğinin” istinat noktası, işçi sınıfının çıkarları, işçi sınıfının bağımsızlığıdır. 

Bu andan itibaren Benlisoy’a birçok soru sorulabilir: Emperyalizm bir kavram olarak hem genel kamuoyunda hem sol kamuoyunda genellikle dış güçler ile ilişkilendiriliyorken, “emperyalizm gelişiminin belirli bir aşamasındaki kapitalizmden başka bir şey değil” ve emperyalizm karşıtlığı ve kapitalizm karşıtlığı bir ve aynı şey ise neden bu kavramı elde tutmakta ısrarcı olalım ki? Kapitalizm kavramının bize sunduklarında arayıp bulamadığımız nedir ki bir de emperyalizm kavramına başvurmak durumunda kalıyoruz? “Emperyalizm bir dünya sistemidir” de, kapitalizm bir dünya sistemi değil midir? “Emperyalizm hiyerarşik bir dünya sistemidir” de, kapitalizm hiyerarşiler üretmeyen, eşit gelişen bir dünya sistemi midir?

Foti Benlisoy’u emperyalizmi kapitalizmden ayrı bir dış güçler bloğuna ve üst akla indirgeyen milliyetçi masala karşı çıktığı için eleştiriyor değiliz. Aksine Benlisoy’u emperyalizm teorisinin hangi politik ihtiyaca yanıt olduğunun üstünü hızlıca atlamakla, bu politik ihtiyacın teorinin inşası ve gelişimindeki belirleyiciliğini yeteri kadar ciddiye almamakla eleştiriyoruz. Daha açık ifade edelim: Evet, emperyalizm kapitalizmden ayrı bir gerçekliği ifade etmez; aradaki farkı olgusal düzeyde değil ama sorunsal düzeyinde aramak gerekir. Emperyalizmin tekelci kapitalizm ya da mali sermayenin hegemonyası altındaki kapitalizm olmasından çok daha önemli olan husus onun ulusal egemenlik merceğinden görülen kapitalizm olmasıdır. Emperyalizm teorisinin bir anlamı vardıysa ve halen var olacaksa o da kapitalizmi ve ulusal egemenlik sorunsalını birbirine bağlaması, sömürgeciliğe, yarı-sömürgeciliğe ve yeni-sömürgeciliğe karşı mücadelelere kapitalizm karşıtı bir müdahale olasılığına teorik-siyasi bir çerçeve sunması olmuştur. Süleyman Demirel’in Kürt meselesi bahsinde sarf ettiği “meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz” cümlesini hatırlayarak söyleyelim: Ulusal egemenliği mesele etmezseniz ortada emperyalizm diye bir şey kalmaz. Ulusal egemenlik meselesini sorun etmeyen, mali sermayenin yöneticiliğindeki emperyalizmin (falan ülkenin, filan bölgenin değil) yeni-sömürgesi Türkiye’nin iktisadi ve siyasi tam bağımsızlığı gibi bir derdi olmayan Foti Benlisoy ve Marksist sosyalistlerin büyük çoğunluğu için emperyalizm lafzının ve teorisinin karşılık düştüğü ihtiyaç nedir? Kavramı mümkün kılan sorunsalı iptal etmek ama öte yandan kavramın kendisine tutunmanın M-L ortodoksiye sadakat beyanında bulunmak dışında bir anlamı var mıdır? En iyi ihtimalle, kavramı siyasi içeriğinden boşayıp eşitsiz ve hiyerarşik dünya sistemini betimlemek için kullanılan bir zararsız teorik alete indirgemiş olmaz mıyız?

O halde Foti Benlisoy’un emperyalizm teorisini sahiplenir görünüp aslında ıskartaya çıkarmasının esasen Benlisoy’un ulus ve ulusal egemenlik fikirlerine bir değer atfetmemesi ile ilişkili olduğunu söylemek mümkündür. Benlisoy için ulusal kimlik sınıf mücadelesi gerçeğinin üstünü örten bir yanlış kimlik, işçi sınıfının kurtulup özgürleşmesi gereken ideolojik bir fazladır. AKP hükümeti döviz kriziyle ifadesini bulan sermaye birikim rejiminin krizini milli bir davanın diline tercüme ederek işçi sınıfını krizin yükünü omuzlamaya ikna etmektedir. Bizlerin yapması gereken ise krizin “Türkiye gemisine” açılmış bir emperyalist ekonomik savaş olarak sunulmasına itiraz etmek ve krizin sınıfsal doğasını teşhir ve protesto eden bir siyasal hat takip etmektir.

Benlisoy bu akıl yürütme biçiminde pek hızlıca ve yanıltıcı biçimde sınıfsal ve ulusal olan arasında bir karşıtlık varsaymaktadır. Sınıfsal olan ve ulusal olan arasında bir karşıtlık varsaymak ancak ve ancak ulusal olanı milliyetçi siyaset ve tahayyülün sınırlarına kapattığımızda mümkün olabilir. Zira milliyetçi tahayyülün ulusu sınıf mücadelesinin inkârı üzerine kuruludur. Oysaki ulus tahayyülünde sermaye ve devleti gerektiren, zorunlu olarak çağıran bir unsur yoktur. Ulus, sermaye ve modern devletin çözdüğü etnik cemaatin yine sermaye ve modern devletin yarattığı maddi-tarihsel düzlem içinde ve bu düzlemin araçlarıyla kendini ileri sürme ve tahkim etme çabasının ifadesidir. Buradan bakıldığında ulusun muhayyelliği, ne ölçeğinin büyüklüğünde ne de gerçeğin üstüne örten bir yanlış kimlik tasavvuru olmasında değil, henüz var olmayan ama gerçekleşmesi arzulanan bir cemaatçi-dayanışmacı ütopyayı cisimleştirmesinde aranmalıdır. Ulus, sermaye ve devletin gerektirdiği değil, dövüştüğü bir heyula, katlanmak zorunda olduğu bir yük, manipüle etmeye ve evcilleştirmeye mahkûm olduğu, sağı solu belli olmaz bir aşırı fikirdir.

Ulusun sermaye ve devletle uyuşan değil de aksine çatışan prensipler üzerine kurulu olduğunun en iyi göstergesi, sermayenin ve devletin hegemonyasının güçlü olduğu bağlamlarda ulus ütopyasının, ulus ütopyasının güçlü olduğu bağlamlarda ise sermaye ve devletin hegemonyasının zayıf olmasıdır. Sermaye ve devletin hegemonyasından kastım, sermaye ve devletin yapısal olarak üretmeye eğilimli olduğu atomize bireyi hak sahibi özerk birey olarak norm haline getiren, böylece onu ve yapısal sonucu olduğu sermaye ve devleti evrenselleştiren/idealize eden burjuva ideolojisinin ve onun iki mezhebi liberalizm ve sosyal demokrasinin hegemonyasıdır (“Sermaye ve devlet burjuva hegemonyası üretmeye eğilimlidir” demiyorum). Sermaye ve devletin hegemonyasının güçlü olması liberal ve sosyal demokrat çeşitlemeleriyle burjuva hegemonyasının güçlü olması, burjuva hegemonyasının güçlü olması ise ulus ütopyasının zayıf olması demektir. Bu önermeyi tersten doğrulayan gerçek ise, sermaye ve devletin hegemonya kuramadığı bağlamlar ve zamanlarda (monarşilerde, sömürgeciliklerde, yeni-sömürgeciliklerde, oligarşik diktatörlüklerde, ekonomik krizlerde, savaş dönemlerinde) ulus ütopyasının güçlü bir şekilde belirmesidir. Bu bağlam ve zamanlarda ulus ütopyası, ya sermaye ve devleti sorgulamak üzere kitleler tarafından yurtsever-devrimci bir şekilde, ya üçüncü dünyanın kalkınmacı bağlamlarında bir tutkal olarak devlet elitleri tarafından, ya da sermaye ve devletin hegemonyası altında olmamakla beraber (sermaye ve devleti yeniden üreten her tavrı/tavırsızlığı sermaye ve devletin hegemonyası olarak sunmak sermaye ve devlete hak etmediği bir kadir-i mutlaklık atfetmek olacağı gibi yöntemsel olarak da hegemonya kavramını gevşekleştirmekten başka bir netice vermez) ufku sermaye ve devletin ötesine uzanmayan emekçi sınıfların faşist protestosu olarak güçlü bir şekilde tarih sahnesine çağrılır.

Bir başka ifadeyle, sınıf mücadelesi ve ulusal mücadeleyi birbirinden ayırmak ve hatta karşı karşıya koymanın en az iki nedenle çok da sağlam temelleri olmadığı söylenebilir:

  1. Ulus-çu ütopya, sermaye-devlet ikilisi tarafından yıkılan etnik cemaatin kolektivist alt yapısını bir ihtimal olarak diri tuttuğu oranda sermaye ve devletle, bu ihtimali diri tutan değerler, duygular ve fikirler liberalizm tarafından hedef alındığı için de liberalizm ile uzlaşmaz bir çelişki içindedir.

  2. Sınıf mücadelesi sadece ulus-çu ütopyanın kolektivizmi ve sermaye-devletin bireyciliği arasında cereyan etmez. Sınıf mücadelesi aynı zamanda ulus-çu ütopyanın kolektivizminin hangi biçimlerde ortaya çıktığı, bu biçimlerin sermaye-devletin altını mı oyduğu yoksa bu ikiliyi yeniden-üretmeye mi yöneldiği meselesi boyunca da devam eder.

Hatırlayalım ki, Erdoğan’ın yerli ve milli söylemlere sarıldığı zamanlar sermaye ve devletin hegemonyasının zayıfladığı, geniş kitlelerce sorgulanmaya başladığı zamanlara denk düşer. Erdoğan’ın krizi yönetmek için kullandığı söylemlerin “yerli ve milli” dozajını artırması yerli ve milli olanın kendiliğinden manipülatif olduğuna değil, emperyalizmle işbirliğinin ancak emperyalizme kısmi ve demagojik bir muhalefet ile birlikte yürütülmek zorunda kalınışına delalettir.

“‘Tam Bağımsız Türkiye’ bizim neyimize, biz işçi-sınıfı hareketini merkeze alırız” söylemi ulusal mücadeleyi ve sınıf mücadelesini karşı karşıya koyduğu oranda sermaye-devletin altyapısal düzeydeki saldırısını üstyapısal düzeyde tamamlamaya çalışan liberalizmin ulus-çu ütopyaya açtığı savaşa destek anlamına gelecektir. Sosyalizm de artık tarihin aktığı bir son durak olarak görülmediğine, bireysel bir etik tercihe indirgendiğine göre, ulus ütopyasını hedefe koyan Marksist Sosyalistlere sormak isterim: İşçi-sınıfını aşağıdan siyasallaştırmak gibi devasa bir işe girişecek kadroları motive edecek asabiye hangi aşkınlıkta temellenecektir? Bize bir aşkınlık gerekmez, eleştirel aklımız ve vicdanımız yeter deniliyorsa, işçi-sınıfını aşağıdan siyasallaştırma gibi bir devasa işin talep ettiği emeği sarf etmenin ve ödeteceği bedeli göze almanın hiç de akıl işi olmadığının altını çizmek isterim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.