Sur’dan Kirazlıtepe’ye: Yıkılan Mahalleler

Diyarbekir’in iki yıl önce başlayan “hendek savaşları”yla ilan edilen sokağa çıkma yasakları yerlerinden edilen binlerce insanıyla, artık yaşanmaz hale gelmiş bir ilçesi Sur.

Sur, Diyarbekir’in kalbinin attığı yerdir. Yasak sürecinde gözümüz, kulağımız Sur’daydı bu sebeple. Bir keresinde, birkaç mahallesinde sokağa çıkma yasağı kaldırılmıştı. Soluğu hemen Ulu Cami’de almıştım. Camiinin bahçesinde oturmuş, çevreden yükselen dumanları seyredip, insanlarla birbirimize hiçbir şey demeden uzun uzun bakışmıştık.  O ara, çatışmalar şiddetini henüz arttırmamışken, Diyarbekir Baro başkanı Tahir Elçi bir basın açıklaması yapmış; Diyarbekir’in kalbinde çatışmaların, silahların son bulması çağrısında bulunmuştu. Son konuşmasıyla, arkasında bıraktığı inancıyla, mücadelesiyle her daim kalbimizde olacak olan Elçi’yi burada anmadan olmaz.

Aradan bir sene geçmiş Sur’da kafeler, kebapçılar yeniden açılmaya başlamış ama bazı mahalleler hala açılmamıştı, haliyle görmemiz mümkün olmamıştı. Nihayet, Hz. Süleyman Camii’nin restorasyonu tamamlandıktan ve açılışı, yapıldıktan sonra arkadaşlarla gidip son halini görelim dedik. Camiinin etrafındaki surlar da açılmıştı; surların üstüne çıkıp göremediğimiz mahalleleri de görebilecektik. Yukarı çıkıp bakınca gördüğümüz şey bomboş bir alandı. Orada var olan evler, camii, bakkal… hiçbiri yoktu. Bomboş. Dümdüz edilmiş bir yer.  Bizimle beraber surlara çıkan insanlar birbirlerine doğdukları evleri, sokak başlarını, okula gittikleri yolları hiçlik içinden seçip gösteriyorlardı parmaklarıyla.  Yeniden inşa edilmiş parıldayan camii ile yan tarafında insanların hikayelerinin yok edildiği dümdüz edilmiş Sur’un mahalleleri… Kendimi içinden hiç çıkamayacağım bir girdapta hissetmiştim. Bir yanımız yaprak dökerken, bir yanımız bahar bahçeydi, Ahmet Kaya’nın deyişiyle.

Sur’da sokağa çıkma yasaklarının kaldırılması ve çatışmaların yoğun yaşandığı yerlerin dümdüz edilmesiyle “acele kamulaştırma” adı verilen kararla vakit kaybetmemek istercesine boşaltılmaya çalışılmıştı geride kalan mahalleler. Kürdistan’ı bilirsiniz; halk doğuştan mücadeleci, dirençli, tabii yaşanmışlıklar en büyük gerekçe buna. Önce tebligatlar, resmi kurumlarla ile mekik dokurcasına yapılan görüşmeler, itirazlar… Hiçbiri sonuç vermeyince mahalleli kesilen elektrikleri için dayanışma gösterip yanlarındaki mahalleden kablolarla elektrik taşımışlardı. Halkı ziyaret edip, görüştüğümüzde arkadaşlarla mahalleli kendilerine gösterilen muameleye hiç şaşırmış görünmüyorlardı; kızgındılar ama şaşkın değildiler.

 

                 Çocuklar şehir savaşlarında yıkılmış okullarını polis barikatının üstünden izlerken. Diyarbakır Sur, Eylül 2017

Bunları niye anlatıyorum, çünkü birkaç gün önce camileri yıkılan Kirazlıtepe Mahallesine gittiğimizde ister istemez geçmişi hatırladım.  Olayların birbirlerinden birçok yönüyle farklı olmasına rağmen yapılan zulüm ve sindirme politikaları birbirine çok benziyordu.

Kirazlıtepe Mahallesinde iki yıldır süren bir mücadele var ve basına yıkılan camileriyle gündem olmaları aslında mahalle sakinlerinin deyişiyle son damla olmuş. Artık saray da verseler evlerinden çıkmayacak, mahallelerini teslim etmeyecek bir kitleye dönüşmüşler. Anlatırlarken “biz devletle kavga etmeyi bilmiyoruz” demişlerdi. Belediyeyle, kaymakamla, hatta Çevre ve Şehircilik Bakanı’yla yaptıkları müzakereler sonuç vermemiş, üstüne üstlük kendilerinin aralarında topladıkları yardımlarla yaptırdıkları camii, tüm uyarılarına ve daha önceki yıkım girişimlerinin engellenmesine rağmen gece baskınıyla yıkılmıştı. Halka ise onları şaşkına çeviren biber gazıyla ve plastik mermilerle müdahalede bulunulmuştu.

“Biz terörist miyiz, gece baskını yapıyorlar?” sorusunu Diyarbekir’de duymak mümkün değilken, İstanbul’da iktidar partisinin kalesi sayılan Üsküdar’ın Kirazlıtepe Mahallesinde duymak mümkün oluyor.  Zulmün geldiği yer değişmemişken zulmedilen kesimler pekala değişebiliyordu. Burada ”bu ortaklık, halkları bir araya getirebilir mi?” sorusuna iyimser yaklaşmak istiyorum.

 

Kirazlıtepe, 05 Ekim 2018

Öfkeyle, şaşkınlık arasında, “bunlar Allah’ın evini yıktılarsa, bizim evimizi hayli hayli yıkarlar” diyen mahalleli teyze de, “camiyi yık ama adaleti yıkma!” diyerek Hz. Ömer’e atıf yapan mahalleli amca da devletin sopasını bizzat kendi üzerilerinde yaşadılar. Kendinden olup olmamasının çok da fark etmediği halk iradesinin üstünde planları olan iktidarın, amaçları, menfaatleri için arttırarak devam ettirdiği, insanların hayatlarını doğrudan altüst eden bir zulmün içinde yaşıyoruz. Bu zulmü halkın şaşkınlığı arasında gözlemlerken, bu kadar zulmün arasından “bir hayır çıkar mı?”, “bu direnişler bir hayra gebe olabilir mi?” soruları direncimi bir miktar arttırdı diyebilirim.

Tarihe şahitlik etmenin de bir sorumluluk olduğu inancıyla bir gün Çamlıca tepesine yapılan “ihtişamlı” camiinin ardında bırakılan Kirazlıtepe Mahallesinin de, Hz. Süleyman Camii’nin arkasında dümdüz edilen Sur sokaklarının da hikâyelerini anlatmaya devam edeceğiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.