Metin ile Molla Babasının Mirası

Metin Yüksel (d. 17 Temmuz 1958 (Bitlis) – ö. 23 Şubat 1979 (İstanbul))

Yıllarca şu şarkıyı mırıldandım: “Molla Sadrettin’in en yiğit oğlu, Metin’in ölmedi cennete doğdu.” Sonra sonra, o şarkılara atfettiğim anlamın ganimetçi bir dindarlık için yola koşulduğuna şahit oldum. Şahitlik-şehadet arasında varsaydığımız ıstılahi anlamın dünyevi çıkara nasıl çevrildiğine hayretle bakakaldım.

Uhrevi olanın, ruhaniyatın bir anlamı varsa başka bir yerde onu yeniden kurmak gerekiyor artık, zor oldu ama öğrendim. Zor olan yolu yürüyebilecek kim var, onlardan mıyım, ayrı mesele.

Bu şarkıyı bir taşra şehrinde duyduktan kısa süre sonra semti tanımamı sağlayan uzun yılları Fatih’te geçirdim. Koca ilçenin hafızasında güçlü izler bırakmış Molla Sadrettin’i de orada anlatılanlardan öğrendim. Fatih’te nakşi-şafii geleneğin benim bildiğim iki güçlü isminden biri olan Molla Sadrettin, neredeyse bütün bir İslamcı gençliğin müderrisi ve oğlu Metin’in eylem hattına cevaz verişi nedeniyle mücahid-müderrisi idi. Dinin modern hayatta da kurallar ihdas eden fıkhına öğrendiği haliyle bağlı, o fıkhın kendisini de mukayyet kılan çerçevesine sadık mollaların son temsilcilerindendi. Ve fıkıh onlardan sonra, hile-i şeriyyelerden azade kılınamamış haliyle hayatımızı terk etti.

Belki de İslamcılığın çaresizliği, taşranın fıkhını şehirde yeniden üretemeyip fıkhı bildiği haliyle öğretmeye çalışan o mollaların tedrisatında çoktan belirmişti. Bildiğine sadık mollaların çocukları yeni bir kültürle kendilerini ifade ederken şehadetten bir zafer hamlesinin fışkırdığını görmek istediler. Şarkıda dendiği gibi; “her şehit bir adımdır zafere, her zafer bir umut kutlu yere.” Mucizeyi bu dünyada temaşa etmek istiyorlardı. Metin öyle miydi, bilemeyiz, öyle olduğunu gösteren bir işaret yok, aksine bir şeyleri terk etmeyi göze alarak bir yola girdiğine epey tanıklık var. Ama arkasından şarkı yakan gençlik şehadetten bir zafer isterken, yolun mu sonucun mu değerli olduğunu düşünmeye başlamıştı galiba. Şarkıya düşen ize bakarak, daha dünyada iken zaferi görmek istediklerini görüyoruz. Oysa ezeli sünnete baktığımızda dünyada zaferi arzulayarak amel etmiş bir peygamber göremiyoruz hatta arzulamasından bağımsız olarak o zafere erişmiş peygamber de çok az. Ama niyeyse İslamcılar kalabalıklaşırken şehadet türküsünün içine zaferi yedirmekten hiç vazgeçmediler.

Oysa şehadet ile şahitlik arasında varsaydığımız anlamsal bağlantı, Metin’e atfedilen “en büyük ibadet hakkı müdafaa etmektir” sözündeki hakkın müdafaasıyla mümkündü. O bağlantı, bir zaferde değil yürünecek yolda var kılınabilirdi. Kendiliğinden bir bağlantı da değildi o, ameldeki hayrın bizi hizaya çekmesiyle ortaya çıkar. Ve yürümekle yükümlü olduğumuz yol da bir zafere mecbur değildir. Yol müntesibini kendine mecbur kılmasıyla vardır. Yıllarca dilimde kendini tekrarlayan şarkı bunu unutturmuştu.

Yeniden hatırlamak ise kendiliğinden olan bir şey değildi. Muzaffer İslamcılığın neye mal olduğu belli olunca mümkün oldu. Hakkı müdafaa ile kendini değerli kılan İslamcılık, zafer arzusunun içinde boğulunca bunu hatırladım. Geride kalan bir enkaz, ganimet hırsı, dünyevi olanın ruhaniyata mutlak üstünlüğü. Ama bu en baştan belliydi belki de, zafere inanmayan peygamberler yolunun terki ile başlayan bir şeydi. Oysa Allah’ın yeryüzünde hakimiyetini kendi zaferlerine bağlı gören İslamcılar, zafer karşılığında müdafaa edilecek hakkın hatırını hiçe saydılar. Belki bu, hakkı müdafaa etmeye devam eden hiçbir İslamcının muzaffer grup içinde niçin barınamadığını da açıklar.

Fatih Camisinin avlusunda vurulan Metin, hakkı müdafaa için bir gençlik çılgınlığı ile yolunu açmaya çalışırken bunları öngörebilir miydi? Elbette ki değil, olan biten geride kalanların, yolun müntesibi olduğunu iddia edenlerin mesuliyeti. Doğunun ezilen mazlum çocuğu, yıllar sonra arkadaşlarına geride ne bıraktı? Sadece bir isim. Kanının aktığı taşı bile onun arkadaşlarının destek verdiği muzaffer İslamcılar, cami avlusundan kaldırdılar. Zafer karşılığında girilen ittifaklar, Metin’in katillerinin kötü bir mirasla anılmasını yasaklıyordu. Metin’in yavrusu olduğu o mazlum doğu, artık mazlumiyetin haklılığını taşıyamazdı. Haklılık her haliyle sadece muzaffer olanın mülküydü. Muzaffer olana destek olmadığı sürece (ne garip akıncıların son başkanının sözünü hatırlıyorum burada, bize oy vermiyorlarsa yoldan çıkmışlardır, diyordu bir konuşmasında) doğu mazlum değil şımarıktı.

Doğu şımarmakla suçlanıp haddi bildirilirken, biz anladık ki Kürt mollanın oğlu bir daha vurulmuş. Zafer isteyen arkadaşları hem oğulu vurmuş hem molla babanın fıkhını şerre yormuş.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.