Müslüman Sosyalistler: Zulüm ve Tevhid Ekseninde Manevi Özgürlük Problemi

Arkadaşımız Fuat Kına Müslüman Sosyalistler üzerine tefekkürüne devam ettiği bu yazısında din ile toplumsal mücadele arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Farklı zulüm sistemleri ile olan mücadelemiz ve manevi dünyamız arasındaki bağı tevhidin toplumsallıktan koparılamaz niteliği üzerinden okuyan bu yazıyı ilginize sunuyoruz;  


Müslüman sosyalistlerin toplumu, tarihi ve siyaseti nasıl kavradıklarına ve kavrayabileceklerine açıklık getirmeye çalışacağım bu yazıda toplumsal ilişkilerin zulüm ve eşitsizlikler ekseninde okunabileceğini, en sahici teyakkuz halinin ise tevhidi bir yaklaşımda saklı olduğunu, ve ancak bu şekilde anlamlı bir ahlaki-politik perspektifin geliştirilebileceğini iddia edeceğim.

Toplumsal ilişkiler elbette karmaşıktır. Bu karmaşıklığı çözmek üzere sosyologlar uzun yıllardan beri çeşitli teoriler ileri sürdüler. Bunların önemli bir kısmı içinde bulundukları zaman-mekanda üstü örtülen çelişkileri aşikar ediyor, görünür kılıyordu. Koşullar baskın olan eşitsizliğin formunu ve kapsamını belirliyor. Fakat toplumsal eşitsizliklerin çeşitliliğini ve karmaşıklığını genelgeçer bir tarihsel trajediye indirgeyecek olsak bu, insanların aksini yapabilecek irade ve kudrete sahip olmalarına rağmen birbirlerine zulmettikleri gerçeği olurdu. Bu yüzden toplumsal ilişkilere dair akıl yürütmenin temelinde eşitsizlikler veya diğer bir ifadeyle insanın insana ettiği zulümler yer almalı.

Zulüm sistemleri

İnsanın insana karşı işlediği ahlaki “kötülüklerin” bazıları diğerlerinden daha sistemli ve süreğen biçimler alabildikleri için, bunları tekil kötülüklerden ayırmak amacıyla “zulüm sistemleri” ifadesini kullanabiliriz.[1] Zulüm sistemlerini türlü biçimleriyle hepimiz tanıyoruz aslında; emekçinin fazladan yarattığı değeri binbir yolla gasp eden sermaye düzenini, kadınların eşitlenme mücadelesinin tam karşısında peyda olan erkek şiddetini, Kürdün kendi ana dilinde eğitim almasına dahi tahammül gösteremeyen kavimci-ulusçu ideolojiyi… Zulüm sistemleri toplumsal eşitsizliklerin belli tarihsel koşullar altında etkinleşmesi ve zamanla birikmesinden kaynaklanıyor, genelgeçer ve tekrarlı bir nitelik kazanıp birer sistem haline geliyor, ardından mevcut eşitsizliklere kaynak teşkil etmek suretiyle zulmün devamlılığını temin ediyor. Bunun yanında direnen mazlumların ahlaki-politik mücadeleleriyle birlikte form değiştiriyor veya tarihe karışıyor.

Zulüm en temelde tevhid’in yeryüzündeki maddi tecessümü sayılabilecek eşitlik prensibini bozup, kulun kula kul edilmesi anlamına geliyor. Tevhid düşüncesi yaratıcının birliğini kabul etmek kadar, yaratılmış olanların tümünün “kullar” olmak noktasında bir ve eşit olduğu mesajını da taşır. Sadece manevi yönelimlerimizin odağının tek, bir, eşsiz ve benzersiz olmasını ima etmekle kalmaz, aynı zamanda ilkesel olarak kutsal ve dünyevi gibi ayrımları aşan bütüncül bir dünya görüşünü, ve son derece politik bir başkaldırının ahlaki zeminini örer. Üstünlük, ancak kuşandığımız ahlaki sorumluluk bilincinde. Bu sorumluluk bilincinin toplumsal ilişkiler bağlamında eyleme döküleceği alan ise zulüm sistemlerinin ortadan kalkması için mücadelenin gerçekleşeceği alan (veya alanlar). Yani tevhid düşüncesi, hem zulüm üreten toplumsal hiyerarşilerle çelişiyor, hem de bu hiyerarşileri alaşağı etmek için mücadele etmenin ahlaki değerini ifade ediyor. Öte yandan, zulmün bir daha ortaya çıkmamak üzere son bulacağı bir düzeni arzulamak ise pek gerçekçi gözükmüyor. Zira başımıza gelenler özgür iradenin diyeti. Söz gelimi bir gün zulüm ortadan kalkacak olsa tevhid ilkesinin de toplumsal bir anlamı kalmazdı. Zulmün ilişkilerimizden tümüyle yok olabileceğini varsaymak ne kadar yanıltıcı ise, günümüz zulüm sistemlerini kaçınılmaz, yenilmez, alt edilemez görmek de o ölçüde yanıltıcı.

Sahih din, sahih ideoloji

Bu yönüyle tevhid düşüncesi birey-Allah ilişkisine indirgenmesi mümkün olmayan toplumsal ve siyasal bir karektere de sahip. Din adamları sınıfı insanlar üzerinde manevi bir otorite kurmak (bir diğer ifadeyle kanaat önderliği yapmak) suretiyle zulüm sistemlerinin görünmez kılınması sürecinin birincil sorumluları arasında. Zulüm sistemleri olmazsa din adamları ayakta kalamaz, din adamları olmazsa zulüm sistemleri devri daim edemez. Zaman zaman bu manevi tahakkümün parçalanmasına dönük toplumsal bir farkındalık oluşabilir ve bu dinin tümüyle birey-Allah ilişkisine hapsedilmesi formülünü çağırabilir. Din bireysel alana mahkum edildiğinde yozlaşan yani açıkça kendi ismiyle çağrılan din (dar anlamıyla İslam, Hristiyanlık, vb.) toplumsal ilişkilerdeki belirleyiciliğini yitirebilir. Bu elbete belli açılardan bir kazanım da olabilir. Ancak bir bütün olarak dinin kapladığı toplumsal alanın bireyin dünyasına sığabileceği iddiası insanın manevi ihtiyaçlarıyla uyumsuz gözüküyor. Şu son birkaç asırlık sekülerleşme tecrübesi, aydınlanmacılık şemsiyesi altında kendi metafiziğini yaratmayabilir miydi? Sekülerlik, kendinden maneviyatlı bir din veya ideoloji haline gelmeden ayakta kalabilir miydi? Ya da bir diğer ifadeyle, aydınlanmacı sekülerizmin nüfus ettiği alanı büyüden arındırdığı söylenebilir mi? Daha gerçekçi olan, ahlakın evrensel karekteri[2] ve toplumsal ilişkilere içkinliği dolayısıyla dinden boşalan koltuğun hegemonik güçlerin manipülasyonuna açık hale gelmesi. Yani öncesinde ahlakın toplumsallaşmasını sağlayan dindi, çoğunlukla yanlış biçimlerde de olsa. Oysa biz adı konmuş dinlerin elçektirilmesiyle oluşan bu boşluğun yeni dinler veya ideolojiler eliyle hızlıca dolduruluverdiğini gördük. Bu boşluğa kabaca “maneviyat” adını da verebiliriz. Belli semboller, rutinler, dindaşlıklar ve elbette yeni manevi tahakkümler yaratmak suretiyle din benzeri karekterlere bürünen ideolojik yoğunlaşmaların oldukça yaygın olduğunu teslim etmeliyiz.

Bu zulüm sistemlerine karşı ahlaki-politik mücadelelerin de manipüle edilmesi anlamına geliyor. Örneğin, ulusçuluk işe koşulduğu andan itibaren yanıltıcı bir dindarlık, yani kolektif hürmet nesneleri olarak milli semboller, peygamberi-tanrısal nitelikte eleştirilemez kurucu liderler, bu liderlerin anıtları, yani yepyeni putlar zuhur ediyor.[3] Bu tip bir dindarlık birçok şeyin yanında, ulusun asli ve tali unsurları (örn: Türk ve Kürt) arasındaki eşitsizliğin de teminatı. Bugün kendini “dinsiz” olarak tarif eden insanların önemli bir kısmının dinlerdekine çok benzer bir takım ritüellere veya en basitinden yanıltıcı manevi referanslara sahip oldukları görülebilir. Dindar ve dinsizin birçok defa aynı ulusal aidiyetleri tam olarak aynı biçimlerde kutsadığı unutulmamalıdır. Diğer bir ifadeyle, din adamlığı sınıfı sadece tahrif edilmiş dinlere mahsus adamların sınıfı değil. Bu yüzden tevhidin beraberinde getirdiği reddiyeci tutum en başta ahlak-siyaset ilişkisinin doğru toplumsallaşabilmesi için gerekli gözüküyor. Ahlaki-politik mücadelenin vaat ettiği özgürlük, – uhrevi veya dünyevi olmak üzere – manevi tahakkümlerin tümden reddiyle mümkün olabilir. Tevhid ile, yani kula kulluğun antiteziyle…

Kısaca tekrar ifade edecek olursak (en geniş anlamıyla) din olgusunun toplumsal belirleyiciliği tarihe karışmış ya da karışacak gibi gözükmüyor. Bu yüzden aslolan dine doğru yaklaşım, yani dine yaklaşımın tashihi, yani ıslah… Bununla birlikte yozlaşmış mezheplerin başına gelen tarihsel mağlubiyetin bir benzeri ideolojilerin bir bölümü için de geçerli sayılabilir. Yani ideolojilerin de yer yer haklı saiklerle toplumsal ilişkilerden el çektirilmek istendiği düşünülebilir. Örgütlülüğün sonu gelmeyen hiyerarşiler yaratmaya mecbur olduğunu iddia eden bazı post yapısalcı eğilimler, neoliberal kapitalizmin küresel “zaferiyle” tutarlı bir biçimde hakikatsiz ve örgütsüz bir dünya fikrini yaygınlaştırıyor. Bu açıdan toplumsal alana yayılmış bir ahlak-siyaset ilişkisinin sadece din için değil ideoloji için de iptal edilmek istendiği söylenebilir.[4] Elbette bu çağımızın hegemonik dünya görüşünün bireyci, anti-sosyalist karekterini yansıtmasının yanında, potansiyel rakiplerini toplumsal hayattan tasfiye etme gayretinin bir neticesi olarak da okunabilir.

Hakikatin gaspı, dinin temellükü

Buradaki kasıt elbette ideolojinin ve dinin, birbirinin kalıbına sığabileceğini iddia etmek değil. İdeolojileri de dinleri de büyük ölçüde ahlak ve siyasetin toplumsal karşılaşması mümkün kılıyor olsa da dinler Tanrı kaynaklı varsayılmaları yönüyle ideolojilerden oldukça farklı bir mahiyete de sahip. Ancak bu varsayım islamcılığın önemli bir bölümü için anlamlı bir fark yaratmamışa benziyor. Çünkü ana akım islamcılar toplumsal alanda dini Allah’a ait bir fenomen olarak değil, kendi cemiyetlerine mahsus dünyevi bir mülk gibi korumaya ve kollamaya çalışıyorlar. Dindarlıklarını mülkiyete dayalı eşitsizliklere kılıf etseler de etmeseler de, dinin bizzat kendisini mülk edinmek istiyorlar. Oysa dinin sahibi sadece ve sadece Allah. Belki de Rabbleriyle başbaşa kaldıklarında bu kibirden tümüyle sıyrılıyorlardır. Ancak dini hakikatin temellükü insan-Tanrı ilişkisinde değil, insanın ötekiyle kurduğu ilişkide, yani diğerine karşı kibrinde ortaya çıkıyor.

İşte bu sebeple toplumsal karşılaşmalar zulüm sistemleri tarafından garanti edilen gerçek çatışmanın (zulmün) alanı olarak tasavvur edilmediğinde, din adamlarının yoğun gayretinin de etkisiyle dinsel çatışmanın (yani inanan-inanmayan çatışmasının) alanı olarak kuruluyor. İyilik-kötülük şeklindeki ahlaki karşıtlık, biz ve diğerleri karşıtlığına indirgeniyor. İkincisine referans olmadan ilkinin hayal bile edilemeyeceği fikri güç kazanıyor. İdeolojiler de bundan azade değil. Birçok sol örgütün sınıf savaşını askıya almak pahasına diğer bazı sol örgütlere karşı cihad ilan etmiş olması, oldukça talihsiz, fakat aynı zamanda ibretamiz bir vakıa olsa gerek. Oysa ne bu savaşlar boyunca çelişkiler görünürleşiyor, ne de esasında Allah katında “din elden gidiyor.” Hakikatin (ya da İslamın) korunmaya ihtiyacı yok, silahını kuşanansa sadece hakikatin yerine koyduğu kendi manevi tahakkümünü ve ayrıcalıklı konumunu koruyor. Özgürlükçü (yani tevhid eksenli) bir manevi tasavvurun noksanlığında hem dinsel hem ideolojik yaklaşımlar – zulüm sistemleriyle etkin bir savaş vermek şöyle dursun – biteviye yeni eşitsizlikler yaratıyor.

Tevhid, eylem, manevi gerçekliğimiz

Toplumsal ve siyasal alana davet edildiğinde tevhid ilkesinin eşitliğe ve özgürlüğe bakan maddi ve manevi yönleri olduğunu söyleyebiliriz. Emek sömürüsü, ataerki, türlü biçimleriyle kavmiyetçilikler… Bunlar maddi ve manevi yönleriyle tevhid-şirk arasındaki tarihsel çatışmanın belli başlı görünümleri. Üstad Şeriati şirk dininin maddi çatışmayı gizlemek gibi çok temel bir işleve ve iktisat kaynaklı bir altyapıya sahip olduğunu söylemişti. Ona göre şirk dininin en temel karekteri servet sahibi azınlık ile yoksul çoğunluk arasındaki uçurumun devamlılığına hizmet etmektir. Biz de bu fikri olduğu gibi kabul ediyor, öte yandan şirk dininin iktisat kaynaklı olmayan yönünü eşelemiş, din dışı görüntüler alarak evrensel bir nitelik taşıyabileceğini iddia etmiş oluyoruz, ve onu manevi köklerine doğru genişletmiş oluyoruz. Bu açıdan şirk dini kendisini dine nispet etmeyen kişiler, gruplar, toplumlar, veya kitlelerin özgür maneviyatı için de bir tehdit arz ediyor. Üstadın tevhid dinine karşı şirk dini şeklindeki antagonizması, özgür maneviyata karşı din adamlarının ve türlü ideolojik kanaat önderlerinin maneviyatı arasındaki karşıtlığa denk düşüyor.

Bununla birlikte manevi özgürlüğü mümkün kılan, zulme karşı mücadelenin, pratiğin, eylemenin ta kendisi. Tevhid mücadeleyi sadece ahlaki bir ödev olarak değil, aynı zamanda içselleştirilebilmesinin yegane koşulu olarak gerektiriyor. Maddi gerçekliğimiz itibariyle tevhid düşüncesi mücadeleyi, manevi gerçekliğimiz itibariyle mücadele tevhid düşüncesini sahneye çağırıyor. Yine de çelişkilerin giderileceği yer her zaman olduğu gibi bir kez daha eylem alanı.

Sonuç

Son olarak, insanlık tarihi boyunca mistik alanın gittikçe daraldığı iddia edilebilir. Örneğin yahudilerin kutsal metinlerinden Kuran’a doğru Tanrının insanbiçimli tasvirinden uzaklaşılmışa benziyor. Bununla paralel olarak tarih boyunca tanrısallığa atfedilen aşkınlık daha da derinleşmiş gibi gözüküyor. Bu en temelde insanın düşünsel derinliğindeki göreli artıştan kaynaklanıyor olmalı. Örneğin zamanın mekanla iç içe geçmiş mutlak olmayan bir diğer boyut olabileceğini keşfediyor, ardından Tanrıyı sadece mekandan değil uzayıp kısalabilen zamandan da münezzeh düşünmeye yöneliyoruz. Peki düşünebileceklerimizin sınırları genişledikçe maneviyatımız da daralıyor mu? Yoksa büyüyen manevi boşluk insanlığı daha büyük felaketlere mi sürüklüyor? Seküler bir ahlakın mümkün olmadığını söylemek oldukça güç. Ancak toplumlar halinde yaşayan insanlar olarak hamurumuza nakşedilen ahlaki özü ve bir potansiyel olarak özgür maneviyatı reddetmenin daha büyük politik zaaflar yaratacağını düşünmek için çokça sebep var gibi gözüküyor. Zira politik mücadele olarak düşündüğümüz ne varsa, ahlaki sorumluluk duygumuzla sıkı bir ilişkisi içerisinde. Bu ilişkinin ortaya çıktığı zemin, tabiatımızda yer alan iki potansiyel düşmanı karşı karşıya getiriyor. Bir tarafta (sosyalistlerimiz dahil) sürekli yeni dünyevi kutsallar yaratma (kula kulluk) temayülümüz, diğer tarafta mücadelenin mütemmiz cüzü olan manevi özgürlük, yani tevhid. İlkini mağlup edebilmek için, ikincisini toplumsallaştırmalı.

 


[1] Zulüm sistemi deyince günümüz için en temelde şu beş kategoriyi kast ediyorum: Kapitalizm, Ataerki, Irkçılık, Emperyalizm ve Devlet. Bu çerçeveyi ise emek-adalet’in henüz yapım aşamasında olan politik programından ödünç alıyorum. Bu ifadeyi kullanırken bireyin kendi benliğine (veya insan dışı varlıklara, diğer türlere, tabiata) karşı işlediği cürümleri topyekün zulüm kategorilerinin dışında telakki ediyor değilim. Ancak bu zulümlerin dahi belli toplumsal karşılaşmaların gölgesinde vuku bulduğunu teslim ederek, toplumsal olana başat bir politik önem atfetmekte de bir beis görmüyorum.

[2] İnsanların tümü için ortak olan evrensel bir ahlak var mı? 19.yy ateistlerinin çoğu tarafından reddedilen ahlakın evrensel karekteri, 21. yy’ın başlarına geldiğimizde Yeni Ateistler olarak bilinen düşünürlerin anlamlı bir bölümü tarafından teslim edilmişe benziyor. Bknz: https://onculanalitikfelsefe.com/yeni-ateistler-james-e-taylor/

[3] Ulusal aidiyetlerin kurumsal dinlerle benzerliğine dair “sivil din” tartışmalarına bakılabilir. Ancak şunu da not etmek gerek. Sivil din fikri dini toplumsal işlevine indirgeyen bir yaklaşıma dayanır. Din işleviyle süreklilik ve form kazanır. Oysa sahih din sadece bu negatif işlevleri frenleyici işlevinden ötürü itibara değer değildir. Dine sahih bir yaklaşım için, insanların sosyo-politik dünyayı kavrama biçimlerinin ıslahını merkeze almayı, yani işlevden ziyade (veya en az onun kadar) doğru anlamı ortaya çıkarmayı hedeflemeliyiz.

[4] https://www.emekveadalet.org/notlar/isciligimiz/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.