Yerli ve Milli bir Boğaziçi Hikayesi

2010 yılında Başbakan Erdoğan Teknopark açılışı vesilesiyle Boğaziçi Üniversitesi’ni ziyaret ettiğinde talebelerce pek hoş karşılanmamıştı. Çevik kuvvet, korumalar, güvenlik şube kampüsü adeta muhasara altına aldığında Güney Meydan’ı dolduran Sosyalistinden kemalistine, İslamcısından ülkücüsüne farklı kimliklerden öğrenciler o dönem YÖK yasa tasarısı etrafında gelişen süreci protesto etmek için nümayişe giriştiler. Başbakan yıllar sonra tekrar konuşacağı Kriton Curi salonunu terk ettiğinde Fen-Edebiyat Fakültesi’nin cephesinden dev bir pankart sallanıverdi; “Ne Sermaye, Ne Devlet! İş, Ekmek, Adalet!”.  Dışarıda bu patırtı koparken içeride yıllar sonra gene Erdoğan’ı ekibin öncülleri olan mütedeyyin öğrenci konseyinin mensupları, salonu seçme öğrencilerle doldurmuş olası bir provakasyona karşı hazır kıta beklemekteydi. Bu hadise Erdoğan’ın hafızasında yeterince bir iz bırakmış olmalı ki yıllar sonraki ziyareti ne tesadüf sınavların sona ermesinin ardından okulda kimseciklerin olmadığı bir Pazar günü tertip edildi.

Yerlilik kadar ikircikli, manipülasyona açık bir kavram bagajı az bulunur herhalde. Yok saysan bir dert, sahiplensen ayrı dert. Az buz bir modernlik tecrübesi yaşamış, hatta sömürgeleştirilmiş ve sonra bu illetten bir şekilde bağımsızlığına kavuşmuş coğrafyalarda çok da menfi çağrışımları olmayan bir kavram dizgesinden bahsediyoruz. Partha Chatterjee, Spivak’tan ilhamla postkolonyal coğrafyalarda yerliliği, bir tür “stratejik özcülük” olarak tarif eder ve sömürgesizleşme siyasetindeki tartışılmaz rolünün altını çizer. Dolayısıyla “Batılı” elit ve “yerli” işbirlikçileri tarafından idare edilen bir takım coğrafyalar için oldukça elverişli, bir o kadar da operatif bir kavramdan bahsediyoruz. Peki ya siyasi olarak bir sömürge idaresi yaşamamış, en fazla şedid bir modernleşme macerası geçirmiş Türkiye için bugün bu kavramın tasarrufu ne kadar makuldür?

Kemalizm’e vurmak III. Cumhuriyet faslından itibaren adeta bir moda halini aldı. 2000’lerde vurmayanı dövüyorlar, kapıdan içeri dahi almıyorlardı. Şimdilerde iktidar partisi, canı belasına eski düşmanlarıyla sevişip Gazi’yi yeniden keşfetse de nihayetinde Kemalizm uzun yıllar bu coğrafyanın Sünni, Alevi, Kürt, Ermeni, Rum, Süryani vb pek çok asli unsurunu öteki belleyip cezalandırmayı marifet saymış, bildiğimiz bir tek tipçi, otoriter, ceberrut resmi devlet ideolojisi olarak hafızalarda yerini koruyor. Onunla güya hesaplaşarak iktidara gelen, fakat semboliğinden ekonomiğine pek çok politikasında onun yönetişim aygıtlarını olduğu gibi devralmakta bir beis görmeyen bir iktidarın ise bu haliyle Kemalizm’le güreşmeye hakkı var mı? Rahmetli Akif Emre’nin mükemmel tarifiyle neo-Kemalist bir siyaset olarak AKP, kendi yarattığı elitleri görmezden gelerek bir takım yel değirmenleriyle savaşırken, biteviye “yerlilik” diye ünlemekten ne umar?

Milliyetçilik basitçe, ille de bir ulusu imlemek zorunda olmaksızın, birilerini öteki belleyip kendini de onlar üzerinden yeniden inşa etmekten ibaret çokça demode, çokça zalim bir siyaset hali. Bugün Türkiye’de yerlileri dillerinden düşünmeyenler, “…Güney Afrika’da bir zenci, İsrail’de bir Filistinli, Almanya’da bir Yahudi, soğuk savaş sonrası çağda bir komünist, Bosna’da bir barışçı…” ile kendilerini aynı safta görüyor değiller. Yerlilik onlar için daha ziyade kendiliklerini fetişleştirmekten, hepimizin, umumun müştereği olanı “öteki” saydıklarına zırnık koklatmamacasına çitleyip temellük etmekten başka bir şeye gelmiyor. Onların derdi Firavun’un nizâmı değil sarayı. Saray onların olursa, yeşile boyayıp huzura erebileceklerini zannediyorlar. Oysa Firavunî nizamın öksüz bıraktığı Musaların yarın nelere gebe olduğundan habersizler.

Boğaziçi Üniversitesi, Osmanlı’nın son devrinde kurulan Fransız, İtalyan, Alman liseleriyle benzer formatta bir Amerikan misyoner mektebi olarak kurulmuş, 70’lerde bugünün yerlicileri o zamanlar Amerikan güdümünde millicilik oynarken, antiemperyalist gençlik hareketinin mücadelesiyle “millileştirilmiş” ve Boğaziçi Üniversitesi halini almış prestijli bir okul. Özgün formatından ve mezunlarının sınıfsallığından faydalanarak Türkiye’de devamlılığı çok nadir olan bir şeyi; özerkliğini sağlayabilmiş bir eğitim kurumu. Bu kurumsallığını kimi zaman türbanlıları, kimi zaman teröristleri, kimi zamansa eşcinselleri, hülasa rejimin yok sayıp terörize ettiği kesimleri bünyesinde barındırmak için seferber eden bir liberalizme borçlu. Limitleri farklı şekillerde imtihan ve müzakere edilse de Türkiye şartlarında bu göreli özgürlük ortamı eğitim denilen sınıfsal yeniden üretim mekanizması için oldukça mühim ve kıymetli.

Paradoksal ama şaşırtıcı olmayan bir şekilde kariyer basamaklarını hızla çıkmak, içinde bulundukları sosyal tabakadan bir an evvel “yırtmak” isteyen muhafazakar Anadolu çocukları da yıllardan bu yana bu okulu tercih ediyorlar. Okulla ilişkileri ise biraz aşk ve nefretle mahdut. Bir yandan istikbal, kariyer, nefs adına ne derseniz deyin dünyevi arzular onları bu kuruma bağlar, uğrunda kendiliklerinden, iddialarından pek çok tavizler verirken bir yandan da ilkeleri, değerleri, manevi dünyaları onlara karanlık fikirler fısıldayıveriyor. Hülasa milli manevi değerlerine bağlı bir Anadolu genci için Boğaziçi adeta bir yasak elma, cazip ama bir o kadar da zehirli. Mesela okulun ilk olmakla övünen İslam Araştırmaları Kulübü çokuluslu kurumsal şirketlerin eleman havuzu olarak işleyen aynı zamanda en çılgın okul partilerinin organizatörü İşletme ve Ekonomi Kulübü’yle müşterek faizsiz bankacılık semineri düzenliyor. Yahut her fırsatta okulun Batılı kimliği yerden yere vurulsa da mezuniyet töreninde papaz üniformasından mülhem cübbe ve keplerle poz verilmekten imtina edilmiyor. Anlayacağınız öyle kimsenin “yoldan çıkmak” gibi bir korkusu yok, işler epey yolunda. Cumhurbaşkanı’nın okulda ağırlayan BURA mensupları ise türlü ayak oyunlarıyla muhalif üyelerini tasfiye ettikten sonra, kabinenin enerjik bir bakanından himmetlenerek, iktidar imkanlarıyla üniversiteyi “fethetmek” hülyalarıyla meşgul. 15 Temmuz sonrasında, daha düne kadar kol kola oldukları Cemaat mensubu sınıf arkadaşlarını FETÖ’cü olarak gammazlamaktan, yerlerine “göreve hazırız” diye talip olmaktan beri durmayan BURA ekibi, bir yandan da okuldaki mütedeyyin öğrencileri tasalludu altına alacak çeşitli faaliyetlerle siyasal iktidara bir kadro bagajı yaratmanın derdiyle meşgul. Tabi Boğaziçi akademisinin %90’ının oyunun Cumhurbaşkanı tarafından hiçe sayılarak merkezden atanan kayyımın payını unutmamak lazım.

Boğaziçi’nin ilk mescidi BURA’cıların iddilarının aksine, onlardan çok önce okulun bahçıvanları tarafından açıldı. Çalıştıkları seranın bir kısmını, müminlere mescid kılınan yeryüzü ayetince mescide çeviren emekçiler, bu mekanı öğrencilerle paylaşmaktan da imtina etmediler. 12 Eylül’ün tatsız zamanlarında idarecilerin tehditlerine yılmaksızın, bedelini de ödemeyi göze alarak bu mütevazi mekanı yerelin bir parçası kılmayı başaran bahçıvanlar, zamanla talebelerin talebi artınca kadınlar için de ayrı bir kısım açmaktan imtina etmediler. Bu ufak hikayenin kendisi bile yerellikle kavga etmeden, müzakere ederek, tanıyarak, tanışarak yapılabilecek çok şey varken üstünlük taslamak, daha fazlasına sahip olmak için inşa edilen Dırar mescidlerinin manasızlığından dem vuruyor.

28 Şubat’ta başörtüsü yasaklarının ardından “öpmek için doğruldukları devlet babanın sillesini yiyen” Müslüman öğrenciler, bu karşılaşmanın bilgisiyle sadece kendileri için değil herkes için adalet isteyebilmeyi öğrenmişlerdi. Devletin dikey hiyerarşisinden sıyrılıp, ezilenlerin yatay ilişkiselliğinde farklı yanyanalıklara yöneldiler. Onlara başörtüsünü çok gören rejimin başkalarına neler yaptığını fark ettiler. 6 Kasımlarda bütün öğrencilerle beraber YÖK’e hayır demeyi öğrendiler mesela. Kol kola Amerikan işgaline, İsrail zulmüne karşı çıktılar mesela. Kobani’de hayatını yitiren sosyolog Suphi Nejat Ağırnaslı da başörtülü sıra arkadaşlarının hakkını savunurken aynı sloganı haykırıyordu o günkü muktedirlere. Oysa ağızlarından 28 Şubat’ı düşürmeyenler, bugün kendilerinden olmayanlara yeni 28 Şubat’lar yaşatmaktalar. Barış isteyen akademisyenleri işlerinden, mesleklerinden ihraç edenler, onlarca öğrenciyi tutuklayanlar, üniversiteleri kışlaya çevirmeye kalkanlar dün kendilerine yapılanlardan ders almamışa benziyorlar.

Sorsanız Saddam da, Esad da büyük şeytan Amerika’ya karşı pek yerli pek milli yöneticiler idiler. Yazık ki tebaaları onların antiemperyalizminde pek huzur ve hayır bulamamışlar idi. Cumhurbaşkanı’nın yerliliği de küresel odaklarla girdiği çıkar ilişkileri gereği onu pek de bağımsız kılamıyor. Hal böyleyken “yerlilik” epey hoşlandığı üzere bir egemenlerle, elitlerle hesaplaşan bir tavırdan ziyade, “benim elitim, benim egemenliğim” icat etmekten, emekçisinin iradesini sosyal yardımlarla teslim almaya kalkıp yeni zenginler, yeni Firavunlar yaratan bir tekebbürden öteye geçmiyor. Muasır medeniyetlerle yarışır üniversite için, çare basit; üniversiteleri kendi haline bırakınız efendiler. Üniversiteler YÖK tasalludundan, sermaye baskısından, kadro kıyımından yakayı sıyırdıklarında kendi mecralarını bulmakta zorluk çekmeyecektir. İşte o zaman herkese açık olan herkese açık, kamunun kaynağıyla kamu için ilim ve fayda üreten ilim ve irfan yuvaları olarak hep beraber tahayyül edebileceğimiz yerlere dönüşürler.

Yerlilere gelince, onlara yapacağınız en büyük iyilik, onları ait oldukları yerlerinden yurtlarından etmek değil, yerli yerlerine yerleşmelerine imkan vermektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.