İki 15 Temmuz var; biri sarayın penceresinden görünen, biri sokakta yaşanan…

Cihangir İslam’ı geçtiğimiz yıl sürdürdüğümüz Kopuş ve Süreklilik: Yeni Türkiye dizisi bağlamında büromuzda ağırlamıştık. 15 Temmuz’u algılama, yorumlama ve yeni bir toplumsal sözleşme imkanı görmesi, bu dinamiğin kurucu gücünü vurgulaması, bizim “Darbeye Karşı Toplumsal Barış” şiarıyla savunduğumuz bir ihtimali teklif etmiş olması çok kıymetliydi. Bu fırsat siyasal iktidar tarafından iktidar hevasına tasfiye edildi. Süreç korkunç bir tasfiyeye dönüştü, OHAL ilan olundu, siyasal alan yok edildi. İslam’ın meclis konuşmasında Cemaat ile AKP iktidarını, birbiriyle savaşan iki batıl güç olarak tavsifi, bu tablonun bir tarifi aslında. 15 Temmuz’da, öncesinde ve sonrasında aslında nerede durduğunu merak edenleri ise yeni yayınlama fırsatı bulduğumuz, 9 Mart 2017 tarihli söyleşimize kulak vermeye davet ediyoruz.

7 Haziran seçimleri ile Kasım seçimleri arasındaydı Sur’ da olaylar, yer altında patlayıcılar, oraya özel TİM’in müdahalesi. Bu müdahalelere dikkat çeken bir bildiri ortaya çıktı; 1128 imzalı Barış İçin Akademisyenler bildirisi. Bir yıl sonra oraya imza koyan öğretim görevlileri ya da araştırma görevlileri işten atıldı. Nil Mutluer’ler ile Diyarbakır’da taziyeye gitmiştim 5 Haziran sonrası. Orada onla biraz konuşmamız oldu, bu özel üniversiteler ne soruşturma ne bir şey hemen kapı önüne koymaya başladıktan sonra. Kimisi emniyete çağırıldı kimisi savcılığa ifade vermeye. Kimi gözaltına alınıyor kimi atılıyor. Bu sefer ikinci bildiri ortaya çıktı. İkinci bildirinin metni, “biz siyasi görüşlerimizden tamamen bağımsız olarak” diye başlıyor. Demokratik hakları, insan haklarını, ifade özgürlüğünü devlete ve YÖK’e hatırlatıyor. İfade özgürlüğü demokrasinin alametidir şeklinde bir bildiri. Ben de samimi söylersem ilk bildiride epey bir düşündüm. İçerik büyük ölçüde doğru olsa da üslup açısından katılmayarak imzalamadım. O ikinci bildiri çıkınca, böyle bir gözaltı böyle bir tutum takınılınca 611 kişi ile beraber ben de bu ikinci bildiriyi imzaladım. Birkaç senedir Kars Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Ortopedi ve Travmatoloji Ana Bilim dalında çalışan bir öğretim üyesiydim. Üniversite soruşturma açtı. Hukukçularla görüştüm. Fakat YÖK’teki disiplin yönetmeliği şu anda Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş, dolayısıyla  siz soruşturma açamıyorsunuz ortada bir soruşturma olmadığı için o yüzden ceza da veremiyorsunuz. Bir bu gerekçeyle rektörlüğün yetkisi olmadığını  hatırlattım bir de o bildiriye imza atmanın anayasadan kaynaklanan hak olduğunu söyleyerek de birkaç gerekçe ile onların benden ifade alamayacağını soruşturma açamayacağını hatırlattım. İfade değil size bilgilendirme yazısı veriyorum diye de ifade vermeyi reddettim. Ben ikinci imzaydım zaten. Ondan sonra ses seda yok.

İkinci destek bildirgesinden sizin gibi soruşturulan var mı biliyor musunuz?

Tam bilmiyorum. İmzayı geri çeken var mı onu da bilmiyorum. Soruşturma açılan bir iki kişi duydum da atılanı duymadım. Velhasıl bir senedir bununla uğraşıyorlardı. Basit ayak oyunları ile. Ben mesela bölümümde tek profesörüm. Yönetmelik çok açıktır. Tek profesör olunca o ana bilim dalının başkanı olur. Profesör yok bir tane doçent varsa o ana bilim dalı başkanı olur. Ana bilim dalı başkanlığı bana yük. Mesele o değil  mesele onun bana bunu bir hakaret aracı olarak kullanması. Bizim rektör orada veteriner. Veterinerin anatomiyle uğraşanı yani veteriner cerrah. Bir veteriner cerrahı bizim ana bilim dalına bakmaya başladı. Böyle olunca ben bir uyarı yazısı yazdım. Siz hayvanla uğraşıyorsunuz klinik deneyiminiz yok bizim gibi ameliyata girmiyorsunuz diye. Bu sefer benden hakaret diye savunma istediler. Ben meslek şovenisti değilim. Dedik bu hakaret değil sadece mesleklerin tanımlanması ve senin bunu yapamayacağının hatırlatılması. Neyse bu çok önemli değil ama bu kadar basit işlerle uğraştık yani. Sonra geldi 7 Haziran KHK’sı. Ben farkında değildim Osman Bostan telefon açtı ben kitap okuyordum. Bir de tecrübeliyiz artık bu benim dördüncü atılışım. Doksanlı yıllarda ben üç kere atıldım. Mazlumder kurucusuyuz, Ankara üniversitesi attı. Yeni uzmanız, döndüm bir daha attı. Onda mahkeme içtihat değiştirdi ne olduysa bilmiyorum oradan sonra da Van’ a oradan da Amerika’ ya gittim. Bu neden oluyor?

Hükümet muhalefet istemiyor, neden istemiyor çünkü uyguladığı politikaların tutarlı bir tarafı yok, çok eleştirilebilir, çürütülebilir politikalar. Ben hiç Ak Parti içinden olmadım ama dolaylı olarak söylediğimiz şuydu; siz devletin belli ünitelerini bugün uğraştığı cemaat denen yapılaşmaya veriyorsunuz o da orayı tamamen kendisine tahsis ediyor, farklı olana tahammül etmiyor. Mesela Vakıf Gureba Üniversitesi’nde öyle bir sıkıntı yaşandı hatırlarsınız. Bu neyden kaynaklanıyor devleti ele geçirme siyasetinden kaynaklanıyor, peki niye devleti ele geçirmek istiyor çünkü her şeyi nimeti devlet dağıtıyor. Türkiye deki siyasetin yapılanması yukardan aşağı bir yapılanma yani devleti ele geçiren başkaları üzerinde söz sahibi oluyor pastanın büyük kısmını kendi yandaşlarına aktarıyor. Bu devleti yürütmek için bu devleti sorgulamadan destekleyecek büyük bir kitleye ihtiyacı var. Sorgulamadan yönetmek için ancak sağ tabanı güçlendirmekle mümkün olur, çünkü sağ dediğiniz siyaset statükocudur, itaate dayanır, sorgulamaz hiçbir şeyi veya çok az şeyi sorgular ve söyleneni yapar bunun için geniş bir taban olması lazım. Bunu nasıl becerdiler peki?

Birkaç sene önce burada konuştuğumuzda Türkiye’nin sağcılaştırılması şudur arkadaşlar; yukardan aşağı bir siyaset içinde, İstiklal Harbi’ni düşünün, ordu ve üst bürokrasisi bunlar halk ile iletişimi çok paralel değil Batılılaşmacı bir iktidar var ve bunun dışında Müslüman bir ahali var İdris Küçükömer’in bahsettiği, İslam’ı yaşayan bir ahali var. Tek parti döneminde metazori idare edilen bu iktidar çok partili hayata geçilince Demokrat Parti’ye şu şartla verildi; tabanını sağcılaştırması şartıyla. Devleti radikal bir dönüşüme uğratmayacak, devlete sahip çıkacak ve devlete itaat edecek. Çok partili dönemimiz bizim bu NATO tecrübesiyle birlikte gitmiştir. Oradaki sağcılaştırma İslam sözü ve İslami bir takım talepler ve söylemler illegal olduğu için 141. 142. ve 163.maddeler veya bunun eşdeğerleri var eskiden beri,  anayasaya ters düşersiniz. Yani İslami bir takım talepler ancak “milli manevi değerlerimiz” başlığı altında gündeme gelebiliyordu. Bu da milliyetçi, muhafazakar, sağcı ve devletle uyumlu bir dildi. Yoksa bürokraside bunu göremiyorsunuz askeri bürokraside o dönem sivil bürokrasinin çoğunda yani bunu göremiyorsunuz ama Menderes gibi Demirel gibi sağ bir iktidar geldiğinde iş başına daha geniş bir alan bulabiliyorlar. Bu dönemler benim anlayabildiğim kadarıyla birinci sağcılaştırma dönemiydi. Fakat 60 darbesi, daha sonra yaşananlar işte 12 Mart , 80 darbesi işte Türkiye ‘de de sivil toplum, demokrasi gibi kavramlar daha çok genişlik kazandı. Yani yukarıdan aşağı ideoloji empoze etmek ile bu işler olmuyor.

28 Şubat’ta ne oldu. Devlet, Türkiye’deki CHP politikasına ve Demokrat Parti’nin devamı olanların  politikasına razıydı. Yani onlarla çok fazla bir sürtüşme de yaşamıyordu. 28 şubat’ın baş aktörlerini düşünürseniz Ecevit ve Demirel’di. Birisi her ne kadar CHP’den ayrılmışsa da CHP sayesinde geçmişte başbakanlık yapan bir insandı. Sol ideolojiden geliyordu. Yaşlı dönemleri devletçidir Ecevit’in. Gençlik dönemleri esas devlete tavır almış, Atatürk devrimciliğinden bahsetmiş, “Toprak işleyenin su kullananın demiş Türkiye’yi alt üst etmiş bir adam. 70’li yıllardan bahsediyorum ama 90’lı yılların Ecevit’i son derece efendi tırnak içinde, terbiye edilmiş ve Demirel ile artık dayanışmaya girmişler orada artık bir paslaşma var. Bu paslaşmadan bugün de bahsedelim bugün bu Tayyip Erdoğan-Demirel paslaşmasıdır.

Refah Partisi’nin icraatlarına bir bakalım dönüp ne vardı illegal; tarikat şeyhlerine başbakanlıkta iftar vermiş. Şimdi bugün verse Cumhurbaşkanı sarayında herhangi bir haber konusu olur mu? 28 şubattaki esas problem şuydu Necmettin Erbakan’ın yani Milli Görüş ideolojisinin -bunu hatasız bir hareket olarak sunmuyoruz burada- siyaseti biraz altüst edişiydi. Yani periferiyi, çevreyi merkeze doğru taşıma hamlesiydi. Artı devletin resmi politikalarını zorlayan işlere girişti. Mesela Türkiye’de yolsuzlukları önlemek üzere havuz sistemi getirdi. Devletin topladığı vergilerin aşağı yukarı % 85’i, arkadaşlar borç demiyorum, borcun faizini ödemeye gidiyordu vergi gelirlerinin % 85’i. Bu korkunç bir şey. Bir yandan şöyle bir sistem vardı, ben geliyorum hatırlı biriyim, hükümette arkam var, buradan Ziraat Bankası’ndan ya da başka bir kamu bankasından % 45, enflasyon çok yüksek o dönemde, %35-45’li faiz borç alıyorum. Bakın hiç para yatırmadım arkadaşlar ben. Ne yaptım? %35-45 faizle borç aldım kamu bankasından. İngiltere’ye götürdüm bunu, %110, % 115, % 135 faizle Türkiye Cumhuriyeti Devletine geri sattım. Aradaki kazancı, yani sıfır sermaye koydum, aradaki kazancı siz tahayyül edin. Erbakan Hoca böyle şey olmaz dedi.

Devletin elinde üretim yapan Sümerbank gibi Kamu İktisadi Teşekkülleri vardı. Tamam belki zarar ediyordu bir kısmı ama en azından halka ucuz bir takım şeyler, katma değer üretiyorlardı. İnsanlara iş kapısı oluyordu. Şimdi düşünün hepimiz birer Kamu İktisadi Teşekkülünün müdürüyüz. 15 arkadaşın borcu var. 15 arkadaşın elinde de fazla para var. Devlette öyle bir mevzuat var ki; sizin fazla paranızı buradaki arkadaş kullanamıyor. O borç faizi ödüyor, borçlu olduğu için. Hoca ne yaptı? Atın havuza borçları, alacakları. Bugün senin mi borcun var seninkini ödüyoruz imece usulü anlatabildim mi? Faiz ödememeye başladı devlet. E tabii bu hortuma, yani İngiltere’ye gidip para satamamaya başladı bu arkadaşlar. Zaten kredi alamadılar o dönemde. Denk bütçe yapmayı başardı iyi kötü Erbakan Hükümeti. Ücretliye herhalde tarihteki en iyi zammı yaptı. Yani alt sınıftan başladı, sosyal yardımı harekete geçirdi. Bunlar olunca 11 ay tahammül edebildiler. Ondan sonra işte 28 şubat, müdahaleyle, bir sürü entrikayla Refah-Yol Hükümeti düştü. Peki Ak Parti nasıl ortaya çıktı? Ak Parti aslında düşündüğünüz zaman Anavatan Partisi gibi bir olağanüstü hal döneminin üretimidir. Yani Milli Görüş siyasetini elden geçirip bir özeleştiri yapması gereken bir hareket olabilir ama Ak Parti’nin öyle bir sevdası yoktu. Daha yola çıktığında benim izlenimim şuydu; beyanatlar da vardı herhalde, Türkiye’de legal, meşruiyete kabul edilmiş merkez sağ partisi olmak istiyordu yani. Öyle değil miydi? Yani Türkiye’deki merkez sağa oturmak onlar için yeterliydi. Zaten Milli Görüş gömleğini biz çıkarttık dediler, ondan sonra işte Amerika vs. gezileri. Bütün iş aslında şuna dayanıyordu; bir kesim diyordu ki iktidar bir zorunluluk değil. Biz söyleyeceğimizi söyleyelim, yolumuza devam edelim. Zorunda olan şey ahlaki zorunluluktan bahsediyorum burada, Müslüman sorumluluğundan da bahsediyorum. Siyasetin ben bir Müslüman için farz olduğunu hissediyorum. Öyle anlıyorum yani. Bizim olan herhangi bir şeye karşı tavırsız durma şansımız yok. Öyle değil mi? Yani eylemle olur dille olur veya en azından kalbimizle olur ama bir şekilde tavır geliştirmek zorundayız. Yani siyaset bu yüzden, siyaset demekle siyasi partiler demek istemiyorum. Yani şuradaki dışarıdaki herhangi bir doğaya bir müdahale, insana bir müdahale, bunların hepsi siyasetin konusudur. Bunlara karşı tavır geliştirmekten bahsediyorum. Evet bir görüş böyle diyordu, aslolan siyasettir, iktidar sadece bir pozisyondur. Bugün olabiliriz, yarın olmayabiliriz. Ak Parti ise aslında Makyavelist çizginin sinyallerini o dönemde verdi, iktidar yoksa siyasetin ne anlamı var gibi. Doğru, yani insanlar siyaseti hep muhalefette kalalım diye yapmazlar. Bu da bizi bir saçmalığa götürür. Yani daima muhalefette kalalım isteğiyle yapmazlar ama şu başka bir şeydir, biz siyasetimizi yaparız, insanlar bizi istiyorsa yönetimi bize teslim ederler istemiyorlarsa neticede kendileri bilirler. Tüm bunların sonucunda Ak Parti bir olağanüstü dönem partisi olarak iktidara geldi. Şimdi artık dünyada küreselleşme var, soğuk savaş bitmiş, yani o yukarıdan aşağıya sağcılaştırmanın soğuk savaşla da bir ilgisi vardır. Ama soğuk savaş bitmiş, küreselleşme, sınırlar gevşemiş, böyle bir dönemde Ak Parti’nin çizgisi zaten şunu garanti ediyordu, bunu deklare etmesine lüzum yoktu, ben bu tabanı, merkez sağ bir taban haline getireceğim, en azından bu potansiyel, bu kabiliyet, bu yetenek, bu hedef onlarda görülüyordu. 15 sene içerisinde nereye geldik? 15 sene içinde Alevi sorununu, Kürt sorununu ele alan bir Ak Parti’den yani demokratikleşme yönünde hareketlere başlayan bir Ak Parti’den, bugün adeta MHP’yle arasındaki farkı zor ayırt edebildiğimiz bir şeye, bir partiye geldik. Yani şu 15 seneye baktığımızda ben arada çok fark görüyorum, herhalde bunu siz de görüyorsunuz. Bu da Türkiye’nin ikinci sağcılaştırılmasıdır. Bence bu daha kalıcı tahribat yapacak bir şeydir. Çünkü aşağıdan yukarıdır. Bir siyasi parti, bir medyatör, yani halkın içinden çıkmış bir aracı tarafından yapılmaktadır ve kendi ideolojisini üretmektedir.

Geçen şu aklıma geldi, ortaokuldayız Ankara’da. Şimdi şımarıkça bir hareket, sonradan geriye dönüp baktığımda insanı üzen bir hareket, işte ellerimizde dönerli sandviçler, öğle tatili vardı 1 saat falan. Ankara’nın Kızılay’ın orada yiyoruz, okula döneceğiz, o arada baktım bir tane başında üstü ponponlu yün takke, üzerinde bahar günü ama kalın palto, taşralı, köyden geldiği belli bir amca orada oturuyor. Sırtını dönmüş. Ben yani bir baygınlık mı geçiriyor, fenalık mı geçiriyor diye yanına gittim. Bir şey mi var? Yok dedi, hastaneye geldim, kanser hastanesi vardı kolejin orada Ankara’da. Oraya bir hastasına mı gelmiş ya da muayene mi gelmiş, hastaneye geldi. Ne yapıyorsun burada? Buyur ye dedi bana da uzattı, meğer yemeğini yiyomuş ortalıkta yani uluorta yemek ayıp diye. Yediği şey ekmek içine tahin helvası arkadaşlar. Tamam hayatımızın bir döneminde hepimiz bunu yapmışızdır ya da yapıyoruzdur ama söylemek istediğim şu, yani tahin ekmeği kamu önünde yemekten hicap duyan birisi işte belli ki köyde caminin şeyi cemaatinden birisi. Bugün ne görüyoruz? Bugün bir bakıyoruz twitter’da facebook’da tabaklar paylaşılıyor dimi yani işte yemekler, tabak dizaynı, bu mesela bence Ak Parti’nin hazırladığı ortamın ürettiği bir şey. Size çok tuhaf gelmiyor mu bu? Bilmiyorum belki de farklı bakıyoruz, bu kadar açıldı mı ara yani? Yani bu, bu iyi bir davranış değil arkadaşlar. Ne diyorsunuz? Bu sizce olağan bir şey mi?

Peki bir Müslüman olarak böyle bir şeyi göstermenin amacı nedir “bak ben de ne var mı?” Yani şunu demek istiyorum bu rekabetçi bir tutumdur. Yani siz bir şeyi gösteriyorsunuz o size bahsettiğim amca yani ben onu gördüğüm an paylaşmak ihtiyacı hissettim ekmeğin içinde tahin helvası yani onun için anlamı değişti. Kamusal alan açıldı anlatabildim mi. Peki bizi ne getirdi buraya bunun üzerinde kafa yormamız lazım. Ama o fotoğrafı çeken çocuklar belki farkında değil bunun yani. Hani bu lise ortaokul arkadaşlığı ortamında bunu şey yapıyorlar ama bu bize şunun sinyallerini vermiyor mu yani bu ne olacak, bu birkaç şey sonra çanta ayakkabı rekabetine araba rekabetine falan evrilerek herhalde kıyafet rekabetine gidecek. Bir kere rekabete dayalı bir hayat var mı bizde? Evet rekabete dayalı bir hayat var arkadaşlar. Yani Darwin’in tanımladığı gibi doğada gözlemlediğimiz işte uyum sağlayanın kaldığı, güçlü olanın kazandığı bir hayat var. Ama doğadaki durumu biz içselleştirebilir miyiz? Yani doğadaki kuralları biz alabilir miyiz? Öyle değil benim anladığım, yani zaten hiç bir Müslümanın böyle olduğunu zannetmiyorum.

Birinci sağcılaştırma yukarıdan aşağıya baskı nezaretinde olduğu için Müslümanlarda bir kabuklaşma ya da kabuğu kalınlaştırma oluştu. Yani belki zaman zaman geçmişe dayalı kız çocuklarını hatta çocukları okula göndermeme gibi durumlar en azından kendini muhafaza etmeye yönelik bir takım pasif çabalardı yani defanstaki çabalardı. Ama bir müddet sonra ne başladı okula gitmeler, bu sefer devlet tarafından okula alınmamalar başladı, yani başörtülü öğrenciler. Şimdi oradaki sağcılaştırma nüfuz edemedi çünkü baskı ortamında yaptığınız şey kolay kolay kabul görmez insan psikolojisi de bunu reddeder. Ama şuandaki sağcılaştırma bize şunu öğretiyor; hayatın zenginlerden ve fakirlerden oluştuğunu 15 senede aradaki fark kapandı ekonomiyi takip eden var mı benim takip ettiğim kadarıyla gelir dağılımda anlamlı bir değişiklik yok.

Mülkiyetin dağılımda büyük değişiklik var yani yüzde yirmilik dilimlerde görülmüyor çünkü gerçek değer aktarımını yansıtmıyor %20 lik dilimler çünkü o sadece formal kazançları gösteriyor ama elde ettiğiniz mülkün rantın değerini göstermiyor. Türkiyede ki toplam mülkün %34 ü %1 e aitti 2002 yılında şimdi ise %58. Türkiye’de bu yayınlanmıyor biliyorsunuz. Uluslararası veriler kullanılıyor. %1 lik %5 lik şeylere baktığınızda uçurumun büyüdüğünü görürsünüz ama %20 lik dilime baktığınızda yani klasik %20 lik dilimlerde bu görülmez çünkü o klasik gelir dağılımını veriyor. Formal gelirleri yasal gelirleri… halbuki ranttan elde edilen hiçbir şey görülmez. Siz 1 liralık malı imar değişikliğiyle 1 milyon yapabiliyorsunuz o sizin yasal bir geliriniz olarak görülmüyor ki, siz oraya sadece sahipsiniz. Aslında sizin paranız var da ama kazandırılmış vergi gelirinde görülmüyor.

Problem şu; kapitalizmi haşa Allah’ın emri olarak gördüğümüz için yapılacak tek şeyin bu sağcı iktidarlar için yapılacak tek şeyin milli burjuvazi oluşturmaktan geçtiğini söylüyoruz. Halbuki bu topraklarda yaşayan insanlara baktığımızda bu insanlar burjuvazi oluşturma konusunda son derece isteksiz. Biz batı gibi burjuvazi sınıfı çıkaramadık. Bu hep devlet eliyle yapıldı. Özal bunun ilk denemesini yaptı. İşte şu anda da Ak Parti sayesinde ikinci kısmı uygulanıyor. Burjuvazi oluşturmak şu özel sektör üzerinden kalkınma temelli bir ekonomi oluşturmak,gündeme koymak. Tabii bugün kamusal ekonomiden de bahsedilmiyor. Çünkü dünyada soğuk savaştan sonra sol geriletilmiş durumda. Bir nokta daha var solun geçmişteki yani soğuk savaş öncesi tarihi yani Komünist bloğun, SSCB Varşova Paktı bloğunun insanlar üzerinde kötü izlenimler bırakan o tarihi tecrübesi gerçekten de insanları o kavramlardan baya uzaklaştırdı. Ama sadece SSCB kaybetmedi, insanlar özgürlükle birlikte kapitalizmi de bonus olarak bedava aldılar. Bir özgürlük alana bir kapitalizm bedava gibi oldu bu düzen ortadan kalktıktan sonra. Evet burjuvazi oluşturmak üzerinden kalkınma planlanıyor, tabi burjuvazi oluşturmanın Batı’da şöyle bir özelliği var; burjuvazi o tarih içinde hakların söke söke almış bir grup, yani riske girmiş bir grup yani feodaliteyi kenara iterken önce ticaret burjuvazisi sonra sanayi burjuvazisi. Evet sömürgen bir grup kabul ama siyasete doğrudan etkili olabilmiş zaman içinde ve iktidarı alabilmiş. Bizim burjuvazi besleme bir burjuvazi yani iktidar onu zengin yapıyor. Kendi gayreti ve çabasıyla zenginleşmiyor ve bunun sonuçları olarak da çarpık bir durum ortaya çıkıyor. Mesela Batı’da sermayenin iktidarlar üzerinde açık ya da gizli ama etkisi hissedilirken burada siyasi iktidarın sermaye üzerindeki etkisi gözleniyor. Ben bunlardan birini ötekine tercih ediyor değilim ama çarpık bir ilişkinin ortada olduğunu söylüyorum. Taşıma suyuyla kapitalizmdir ama kendi doğal mecrasında gelişmiş bir kapitalizm değildir o yüzden de kök salmıyor. Batı’ya baktığımızda kapitalizmin bir mantığı var işte karşısında işçi hareketi var daha sonrasında bir takım dengeler ve tabi Batı’nın bir avantajı daha vardı; proletarya denen zevat üst proletaryaydı yani onların altında bir de işte üçüncü dünya ülke yani koloni haline getirilmiş ekonomilerin proletaryası yani Bangladeş’te , Pakistan’da Kalküta’da günde 70 cente 50 cente çalışan insanlar vardı. Onların emeklerini Batı sermayesi kendi proleteryasıyla birlikte paylaşabiliyordu onlara da bir pay atabiliyordu. Bizdeki olay öyle değil. Aynı bizim geçmişteki değişim batılılaşma mantığını andırıyor yani böyle giyinince mesela batılı gibi hissedeceğimizi zannettik. Osmanlı’da da ilk reformların altında bu yatar.

Bu da ikinci sağcılaştırma ve bence üzerine durulması gereken bir konu. Şu anda bana sorarsanız siyasette Ak Parti’nin sağa kaymasıyla ama CHP’ nin bu boşluğu dolduramamasıyla bence bir alan açılıyor. Yani Ak Parti zorunlu olarak sağa doğru kayıyor CHP ise bu boşluğu dolduramıyor arada bir koridor açılıyor. Bununla ilintili olarak ve bu referandumun sonucuyla ilgili olarak sonucu ne olursa olsun siyasette birtakım değişikliklerin yaşanacağını bunun zorunlu olduğunu görüyorum. Arkadaşlar iki tane 15 Temmuz var. Bir iktidarın sarayın penceresinden gördüğü 15 Temmuz, bir de sokakta yaşanan 15 Temmuz var.

Ben o gün sokakta her çeşit adam gördüm. 23:0-23:30’dan itibaren, yani Binali Yıldırım’ı duyar duymaz sokaktaydım. Benim geçtiğim yerden 20 dakika ya da yarım saat sonra mahallemin, Acıbadem Mahallesi’nin muhtarı öldürüldü. Bir mangayla tartışarak Üsküdar meydanına gittim motosikletle. Her çeşit insan vardı. Siz yaşta ya da daha genç insanlar biraz saçlar beyaz da olunca bana bakmaya başladı, çünkü kimse bir şey bilmiyor ne yapalım diye. Biz de sakin sakin, parti sloganı atmayın, önemli olan sessizce şey yapmak kan akmamasıdır çok şükür bizim orada askerler de dahil kimsenin burnu kanamadı, sağ salim askerleri de teslim ettik. O gün sokakta HDP’li ile MHP’li aynı tankın üstüne çıkabildi bu benim gözlerimin önünde oldu. Sanki o yapay kamp duvarları yerle bir edildi. Böyle bir şey yaşamak için insanlar da 15 Temmuz gibi bir bahane gözlüyorlardı ve artık o parti ayrımının, o kampların, tel örgülerin bir anlamı kalmadı. Bu tabanın kamplaştırıcı yani kimliklere dayalı siyasetten ilkeye dayalı siyasete dair bir özlemi olabilir, ben böyle okuyorum. Yani siyaseti daha nitelikli yapmalıyız, daha ilkelere dayalı yapmalıyız şeklinde olabilir.

Has Parti’yi 1 Kasım 2010’da kurduk 2 sene açık kaldık 2013’de de kapattık. Bir koltuk iki sandalyeye takas ettik partiyi. Has Parti; İslamcılardan, Kürt kimliği taşıyan, Alevi kimliği taşıyan arkadaşlardan, ilkeye dayalı siyaseti, paylaşımı esas alan, uluslararası ilişkilerde de adaleti gözeten bir hareket olarak başladı. % 0,754 oy aldık, 350 bine yakın insan oy verdi bize. Zorlasanız yüzde 1 demek. Korkunç bir kutuplaşmanın olduğu 2011 seçimiydi, öyle bir kutuplaşma ki bir defa küçük partilerin hepsi ufalandı ve Has Parti beşinci oldu. Fakat çok düşük yüzdelikli partilerle bizim aramızda ciddi bir fark vardı. Onlarınkini on binde birlerle okuyordunuz evet biz yüzde bire yakın bir oy, iyi bir rakam değil ama biraz sabredilseydi, bu 17-25 Aralık’tan sonra da gerçekten müthiş bir kadroyla siyasete girilebilirdi. Halk belediyelerin önemli bir kısmını Has Parti’deki iyi adaylara teslim edebilirdi.

Daha sonra bizim dışımızda bir takım olaylar gelişti. Biz genel idare olmamıza rağmen Zeki Kılıçaslan hocayla beraber, resmi bilgilendirilmedik hiç birimiz. Burada şundan da bahsedeceğim. Benim orijinal görüşüm değil yani biraz İdris Küçükömer, biraz Şerif Mardin okumamla. Bugün Türkiye’de iki kültür yaşıyor, sanki iki ulus gibi; bir yanda seküler kültür bir yanda da Müslüman kültür. Muhafazakâr da demek istemiyorum çünkü ben Müslümanım ama muhafazakar da değilim mesela, yani kendimi öyle tanımlamıyorum. Bu iki kültür siyaseti de değiştiriyor, daha farklı bir zemine itiyor. Bu iki kültür birbiriyle diyaloğa girerse, yani birbirine güvenirse Türkiye de güven ortamını tekrar tesis ederse siyaset kimlikler üzerinde değil de ilkeler üzerinden yürütülebilir. Bu güvensizliğin siyasi tarihimizde Osmanlı’ya hatta Kurtuluş Savaşı sonrası erken Cumhuriyet dönem uygulamalarına uzanan bir takım psiko-sosyal nedenleri var. Mesela Özal bunu kırdı, 4 görüşü birleştirdi ama para uğruna kırdı. Türkiye’de sıkı komünistler ve sıkı ülkücüler aynı şirketin kurucuları oldular ve ondan sonra hayatlarını birlikte geçirebildiler. Bunu tabanda tesis edersek ilkeler üzerinden siyaseti yapabiliriz.

Sokaktaki 15 Temmuzun bunda önemli bir unsur olduğunu, bu referandumda da benzer bir şey yaşayabileceğimizi umuyorum çünkü Evet ve Hayırlar partilere göre değil her partiden farklılaşmalara göre veriliyor. Yani MHP, CHP, Ak Parti ve HDP’den hem Evetçi hem Hayırcı insanlar var, farklı yüzdeler de olsa. En homojen grup yine CHP, en istikrarlı parti. Ne o tarafa ne bu tarafa oynamıyor. Referandumdan önce herkese şunu söylüyordum. Oturdum Kuran’dan insanın özelliklerini çıkardım. İnsan dar kafalı, ürkek, hırslı, bencil, zalim aç gözlü cahil aceleci, nankör, cimri, kıskanç zayıf değil mi? Kuran’da bunların hepsi var mı arkadaşlar, var. Davranış bilimi açısından da insanın böyle bir şeyinin olduğunu görüyoruz. Gündelik bilgi bizi buna götürüyor mu, bu özellikleri taşıyan çevremizde insanların olduğunu, en azından zaman zaman böyle davrandıklarını görüyoruz. Oraya çıkacak insan böyle birisi, bizden birisi bu özellikleri de taşıyan biri. Bu yüzden yetkilerinin çok iyi düşünülmesi onu çerçeveye alan hukukun gerçekten iyi düşünülmesi gerek en azından ben bunu söylüyorum başlangıç olarak.

Hz Ömer’in endişesi neydi? Halife seçilen bir insan emir vermekten korkuyordu, çünkü yanlış yapmaktan korkuyordu. Sorumluluk üstlendiğinizde, işyerinde müdürlük, müdür yardımcılığı okulda öğrenci temsilciliği apartmanda yöneticilik insana ilave bir stres binmez mi? Evet, Hz. Ömer tam da bunu bunu hissediyordu ve yanlış yaparsa biz buradayız diyordu insanlar. Bu anayasa değişikliğinde şu yok arkadaşlar; tamam kılıç demiyoruz ama düzeltici bir mekanizma yok. Başkan nasıl kontrol altına alınacak? Bakın Trump gümbür gümbür geldi ama sonra iki bakanı senatodan döndü bu zamana kadar. Zaten öyle bir sorguladılar ki adamlar tası tarağı topladılar. İdeal bir sistem değil ama başkanlık sisteminde ben başkanım istediğimle çalışırım diyemiyor yine de. Senato bir onu alıyor inceliyor yine de ama bizde böyle bir şey yok, denetleyici mekanizma yok.

KHK’lar için gerekli şeyleri söyledik, katılmayabilirsiniz ama Ali Bulaç, Nazlı Ilıcak, Şahin Alpay, Hilmi Yavuz, Mümtazer Türköne, Ahmet Turan Alkan bunlar cemaatin üyesiydi diyebilir misiniz? Zaman Gazetesi’nde yazıyorlardı ama ben biliyorum bunların hiç birisi herhangi bir cemaate üye olmayacak kadar nevi şahsına münhasır insanlar katılırsınız katılmazsınız o başka bir mesele. Bu insanlar aylardır hapishanede yatıyor mallarına el konuldu. Ali Bulaç benim yakından tanıdığım birisi bir gün bile devletten maaş almamış bir insandır. Kendi emeğiyle kazandığı, yazdığı kitaplarla iki küçük dairesi ve bir de dükkanı. Siz onu neye göre hangi mantığa göre müsadere ediyorsunuz? Şu an Türkiye’nin içinde bulunduğu olağanüstü hal ve çıkardığı KHK’lar gerçekten çok büyük sorun ve bir an önce düzeltilmesi ve tepki görmesi gereken bir alan.

Bu anayasa değişikliği bizden iktidar adına güç istiyor. İster Batı tarihine bakın ister dinler tarihine bakın benzer şeylere rastlayacaksınız. İktidarda gücün arttığı bir ortamda insanın ve toplumun, küçüldüğü ve ufalandığını ama tersi olan ortamlarda, yani insanların daha özgür ortamda yaşadığı toplumlarda hem üretkenliğin hem de insanlar arasında ilişkilerin iyi olduğunu görüyoruz. Şimdi dinler tarihine bakıyoruz Firavun bize gücün sembolü olarak çıkıyor peygamberlerse hakkın hukukun ahlakın timsali olarak çıkıyor karşımıza. Hristiyanlık mesela öz olarak karşısındadır ama fiilen gücü kabul etmek zorunda kalmıştır. Fakat ben İslam’a ilkesel açıdan baktığımda gücü yadsıdığını görmüyorum gücün yerinde kullanılması gerektiğini meşru müdafaa için yani zorunlu olunduğunda kullanılması gerektiğini görüyorum. Onun için bu nedir gücü minimize etmektir. İnsan ilişkilerinde  bir takım ilkeler üzerinden ve hukuk üzerine götürmek üzerine kuruludur. İktidar adına daha fazla güç istemeyi ben hiçbir peygamberde görmedim. Dinler tarihine baktığımda bunun Firavunların özelliği olduğunu gördüm onlar zaten sonradan gücü ellerine almışlar. O yüzden iktidarın gücünü arttırmanın bizatihi iyi bir şey olmadığı,  şahıslardan bağımsız gücü arttırmanın iyi bir şey olmadığı noktasına geldik.

2 Responses

  1. Ali Bal. dedi ki:

    Son paragrafta geçen ”iktidar adına güç istemeyi hiç bir peygamberde görmedim” yaklaşımı çok yanlış bir yaklaşım.peygamberler her zaman en güçlü olmayı hedef edinmişlerdir.Bunu yaparken Firavundan farkları gücü minimize etmek değil,Hz.Süleyman örneğinde olduğu üzere gücü barış ve adaletin emrine vermeleridir.Süleyman ve dişi karınca diyalektiğini böyle anlamamız gerekir.

  2. Ali Bal. dedi ki:

    Son paragrafta geçen ”iktidar adına fazla güç istemeyi ben hiç bir peygamberde görmedim” cümlesi peygamberlerin gerçekliğine uygun bir cümle değildir.Aksine peygamberleri her zaman ve her yerde en güçlü olmayı istemişlerdir.Onların derdi güçle değil,gücün nerede kullanıldığı iledir.Nemrutları ve Firavunları yenmek için onlardan çok daha güçlü olmak gerekir.O nedenle peygamberlerin örneklğinde gücün minimize edilmesi diye bir şey yoktur.Aksine en güçlü olmak vardır.Sadece burada en güçlü olmaktaki maksat Nemrutlara ve Firavunlara karşı müstaz’afların (ezlenlerin) savunulmasıdır.Böyle bakmak gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.