Hayır! Anayasa Hepimiz İçin!

Nisan ayının ortasında yapılacak anayasa değişikliği referandumu ile yıllardır Türkiye gündemini işgal eden Başkanlık Sistemi tartışmalarının sonuna gelmiş olacağız. 7 Haziran 2015 seçimlerinde halkın ülkeyi yönetenlere koalisyon etmeleri yönündeki telkini dikkate alınmadı. Koalisyon mecburiyeti yüzünden oluştuğu propaganda edilen kaos ortamının gölgesinde girilen 1 Kasım 2015 seçimlerinde alınan sonuç, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) arasındaki fiili koalisyon ile Başkanlık Sistemi’nin anayasa değişikliği teklifine konu olmasını sağladı.

Anayasa değişikliği teklifinin Meclis’te görüşülmesi sırasında yaşananlar yapılacak referandumun hukuki meşruiyetini gölgeledi. 15 Temmuz’daki kanlı darbe girişiminin ardından girilen Olağanüstü Hal dönemi, iktidar eliyle yürütülen ve darbe şüphelilerini tasfiye etme bahanesiyle ülkeyi hukuki denetimden ve siyasi muhalefetten uzak idareyi amaçlayan bir Kanun Hükmünde Kararnameler rejimine dönüştürdü.

Dikkatten kaçırılmaması gereken şey şudur: Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun 94. yılında gerçekten de bir sistem krizi ile karşı karşıyadır.

Kamuoyunda ağırlığı olan kişi ve grupların Olağanüstü Hal’deki hukuksuzluklara tabi tutulması ile referandumda hayır oyundan yana kampanya yapacağı düşünülen aktörler sindirildi. Meclis’teki en büyük üçüncü siyasi parti grubuna sahip Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekillerinin eşbaşkanlar düzeyinde tutuklanması, gazeteci tutuklamaları, muhalif kesimlere ait vakıf, dernek ve basın-yayın organlarının kapatılması, siyasi muhalefete ve sivil topluma yönelik bir had bildirme operasyonu olarak darbe anayasalarının oylanma süreçlerini hatırlatıyor. Meclis’e gelen teklifin görüşülmesi esnasında Parti yetkililerine kullandığı oyu göstermek için çırpınan milletvekillerinin trajikomik hali ise demokrasi tarihimizde yerini şimdiden aldı.

AKP çevreleri ve anayasaya destek veren MHP’ye göre fiili durumun hukukiliğe kavuşturulması için Başkanlık Sistemi’ne geçişi öngören bu anayasa değişikliğinin yapılması elzem. Geçmiş yıllarda da ülke gündemine alınan Başkanlık Sistemine dair İktidarın subjektif tezi şu: Türkiye’nin iç ve dış güçlerin, şer odaklarının icraatlarının bir sonucu olarak sistem krizine girdiği, bu krizin 15 Temmuz darbe girişimine sebebiyet verdiği, ancak milletin 15 Temmuz’daki darbe girişimine karşı olaya müdahil olarak Başkanlık Sistemine dair bir irade geliştirdiği iddia ediliyor.

Anayasa değişikliği teklifinin öngördüğü yeni sisteme ismen Başkanlık Sistemi denmiş olmasa da, sistem yürütme erkini Cumhurbaşkanı’nın tekelinde toplayıp Cumhurbaşkanı’na partisi ile bağını koparmama imkanı verdiği için teknik olarak Başkanlık Sistemi görüntüsü çizmektedir. Ancak söz konusu teklif, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dile getiriliş tarzı ve içerdiği maddelerin asgari Başkanlık Sistemi gereklerini karşılamak şöyle dursun, Meclis’i tasfiye, yürütmeyi tek elde toplama ve yargı erkini yürütmeyi temsil eden Cumhurbaşkanı inisiyatifine alma özellikleri düşünüldüğünde anayasal bir değer taşımaktan uzaktır.

Başkanlık sistemlerinde gördüğümüz keskin erkler ayrılığının bu sistemde yeri yoktur; Cumhurbaşkanı yeri geldiğinde kendisini yargılayacak olan Anayasa Mahkemesi üyelerinin çoğunluğunu kendisi atamaktadır. Parlamenter sistemin kabine denetimine dair mevcut hükümler ilga edilmektedir; Cumhurbaşkanı kendi atadığı “yardımcıları” ile ülkeyi yönetecek, bu yardımcılara dair herhangi bir denetim mekanizması ise bulunmayacaktır. Sonuç olarak, yapılacak referandum isminin aksine, gerek hazırlanışı, gerek içerdiği maddeler, gerek ise halka sunuluş tarzı açısından asgari bir referandum şartları taşımaktan uzak bir seçim olacaktır.

Kurtuluş Savaşı ile birlikte Ankara’da kurulan Meclis’in çoğulcu, demokratik ve ademi merkeziyetçi yapısı olmasaydı Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşabilir miydi?

Dikkatten kaçırılmaması gereken şey şudur: Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun 94. yılında gerçekten de bir sistem krizi ile karşı karşıyadır. Bu durumun iktidar çevrelerince dile getirilişindeki kasıt farklı olsa da krizin varlığı bir vakıadır. 15 Temmuz’da devletin belli klikler tarafından ele geçirilmeye çalışılmasının en son örneği olarak yaşadığımız ve yüzlerce insanımızın hayatını kaybettiği askeri darbe girişimi Türkiye’deki sistem krizini bir kere daha ortaya koymuştur. İktidar çevrelerine göre iç ve dış güçler ile şer ittifakları arasında çırpınan Türkiye Cumhuriyeti bu sistem krizini yürütmeyi tek elde toplayarak ve ülke idaresini merkezileştirerek aşmayı başarabilecek midir? Geçmişte devletin yeniden teşkili söz konusu olduğunda merkeziyetçi yaklaşımlar ne kadar başarılı olabilmiştir?

“Onlar işlerini istişare ederek görürler.”

Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Meclis’in kürsüsünde istişareyi öğütleyen bir ayeti kerimenin bulunması boşuna değildi. Ancak o ayet ışığında Anadolu’nun dört bir yanından toplanan mebusların istişaresiyle örgütlenen kurtuluş mücadelesi pratiği başarıya ulaşabilirdi. Nitekim Lazistan’dan Dersim’e, Trakya’dan Diyarbekir’e memleket meseleleri üzerine hemhal olmak için bir araya gelen insanların mücadelesi Türkiye’yi meydana getirdi.

Günümüzde özlemini çektiğimiz bu imkanın iktidarın nostaljisini yapmayı pek sevdiği Osmanlı tarihinin bir bakiyesi olduğunu hatırlatalım. İttihat ve Terakki’nin 1913’te gerçekleştirdiği darbeye kadar aynı Meclis çatısı altında, eşit yurttaşlık ülküsüne bağlı olan insanlar şimdinin bir klişesi gibi görünse de gerçek anlamıyla Türkü, Kürdü, Rumu, Ermenisi bütün farklılıklarıyla birlikte ülkeyi yönetiyordu. Bir arada yaşamanın imkanı, çok kısa bir süreliğine de olsa gerçek anlamda bir meşruti monarşi olan Osmanlı İmparatorluğu’nda mevcuttu.

Biraz da bu imkanı nasıl yitirdiğimizden bahsedelim. Türkiye tarihi farklılıkların bastırıldığı, hor görüldüğü, saldırıya uğradığı her dönemde toplumun yaşadığı tarifsiz acılara şahittir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Turan hayalleri peşindeki İttihatçıların atıldığı macera sonunda bölünerek yıkılması ve idaresi altındaki halkları birbirine düşman etmesi birinci örnekse, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki ortak paydayı kaybedip merkeziyetçi ve otoriter bir devlete dönüşmesi, baskı ve asimilasyon politikalarıyla toplumun çok geniş kesimlerine zulmetmesi ikinci örnektir. Toplum mühendisliğine soyunan her iktidar, önce İttihatçı sonra ise Kemalist kadrolar, tesis ettikleri tekçi ve otoriter rejimler ile bu toprakların kendine has kadim meşveret kültüründen uzaklaşmış, kısa vadede başarı olarak gördükleri her girişimin sonunda kaybeden Türkiye halkları olmuştur.

AKP iktidarı, Türkiye’nin ‘çevre’ tabiriyle ifade edilen kesimlerinin oyunu alarak yönetime gelmiş, fakat yürüttüğü rövanşist politikalarla toplumu birleştirmek bir yana, daha da bölmüştür.

Meşveret kültürüne vurgu yapmışken şunu da ekleyelim; 15 Temmuz’da darbeye karşı bütün siyasi parti gruplarının ortak deklarasyon ilan etmesi, bunun sonucunda darbecilerin Meclis’i bombalamasının sebebi bu meşveret kültürü değil midir? Darbenin bir ay öncesinde Meclis kürsüsünde kıran kırana tartışan, kavga eden milletvekillerinin kanlı darbe girişimine karşı temsil ettikleri halkın iradesini savunmaları, yan yana gelmekten çekinmeden ortak bir deklarasyon yayınlamaları Türkiye’nin meşveret kültürünün ve günümüzdeki kurumsal ifadesi olan parlamenter geleneğin aslında ne kadar önem taşıdığının bir göstergesi değil midir? Kurtuluş Savaşı ile birlikte Ankara’da kurulan Meclis’in çoğulcu, demokratik ve ademi merkeziyetçi yapısı olmasaydı Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşabilir miydi? Tek adamcı, muhalefete tahammülsüz, dediğim dedikçi yönetim zihniyetinden hepimiz çok çekmedik mi?

Türkiye, iktidar sahiplerinin sistem krizinden çıkış olarak öngördüğü tekçi, merkeziyetçi ve otoriter anlayışın aksine eğer bölünmemek, parçalanmamak istiyorsa bütün farklılıkları ile bir arada yaşamayı öğrenmek zorundadır. Türkiye halkları yanı başlarındaki Suriye’de, Irak’ta ve Mısır’da yaşanan trajik olaylardan gerekli dersleri çıkarmak, her türlü kutuplaştırıcı söyleme karşı bütün farklılıklarına sahip çıkmak zorundadırlar. Suriye, Irak ve Mısır’ın ‘güçlü’ liderlerinin, tek adamlarının toplumlarında nasıl bir hınç, öfke ve huzursuzluk yaratmış olduklarını ve arkalarında paramparça olmuş toplumlar bırakarak tarihten silinip gittiklerini hep birlikte görmedik mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP hükümeti, ülke henüz yeni bir askeri darbeyi atlatmış ve bunu da gelişmiş parlamenter kültürü ile başarmışken bu anayasa değişikliği ile olası darbelere ortam hazırlamaktadır. Ortadoğu tarihi kendini siyaseten yalnızlaştıran ve demokrasiden vazgeçtiği ölçüde antidemokratik yöntemlerle iktidarı elinden alınan siyasetçilerle doludur. Bu açıdan bakıldığında ‘Güçlü Türkiye’ için getirildiği söylenen anayasa değişikliğinin istikrar getirmeyeceğini, çok geçmeden siyasi ve ekonomik olarak bir kaos ortamı doğuracağını anlamak zor değildir.

Arap Baharı’nı yaşamış iki ülke olan Tunus ve Mısır’ın güncel siyasi durumları incelendiğinde bahsettiğimiz meşveret kültürünün önemi daha iyi kavranabilir. Tunus’ta demokratik seçimler neticesinde siyasi iktidarı elinde bulunduran Nahda Hareketi’nin kaos anında takındığı yapıcı tutum ülkeyi büyük bir felaketten kurtarmış, yeni anayasasını kabul eden ülke iktidarı ve muhalefeti ile birlikte farklılıklarına rağmen bütünleşmeyi başarabilmiştir. Mısır’da ise muhalefetin iktidara yönelik tepkisini ve siyasi taleplerini kendi iktidarına kanalize eden darbeciler, siyaseten yalnızlaştırılan İhvan Hareketi’nin üyelerini siyasetten men ederek ülke yönetimini cebren ele geçirmiştir.

İktidarın tasavvur ettiği 21. yüzyılın Türkiye’si kuruluşunun 100. yılında vatandaşlarına yüksek kalkınma oranları, ‘çılgın projeler’ ve neoliberal ekonominin getirilerinden başka bir şey sunamamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu sistem krizi, ülkenin 94 yıllık geçmişi boyunca yürüttüğü paradigmanın çökmesi ve günün şartlarını karşılayamamasından ileri gelmektedir. 15 Temmuz darbe girişimi, kendini devletin sahibi addeden anlayışların çatışması dolayısıyla sistem krizinin yalnızca bir cüzüdür. Bugüne kadar yönetime gelen her siyasi anlayış yapısal reformlarla ülkenin sistemini ıslah amacını en azından söylem bazında paylaşmış olsa da, iktidarın nimetlerinden faydalandığı ölçüde yozlaşmış, çıkış noktasını unutmuştur.

Bu anlayışın son örneği olan AKP iktidarı, Türkiye’nin ‘çevre’ tabiriyle ifade edilen kesimlerinin oyunu alarak yönetime gelmiş, fakat yürüttüğü rövanşist politikalarla toplumu birleştirmek bir yana, daha da bölmüştür. Ülkede liyakate dayalı, hakkın eşit tesisine dair güvenilir bir tek kurumun kalmaması yalnızca Gülen Cemaati’nin ‘ihanetine’, bürokrasideki Kemalist kadroların ‘elitist’ oluşuna veyahut en karikatürize haliyle ‘vaktiyle camilerin ahıra çevrilmesine’ bağlanamaz. 2002 yılında seçim barajının anti demokratikliğinden dem vurarak, kaldırılması gerektiğini dile getirebilen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, bugün Başkanlık Sistemi’ni propaganda etmesi nasıl açıklanabilir? Yükseköğretim Kurulu’nun ayrımcı icraatlarından zarar gören insanların, bugün yüzlerce akademisyenin işinden ediliyor olmasına dair tek bir söz söylememesi mutlak gücün yozlaştırması değil midir?

İktidarın tasavvur ettiği 21. yüzyılın Türkiye’si kuruluşunun 100. yılında vatandaşlarına yüksek kalkınma oranları, ‘çılgın projeler’ ve neoliberal ekonominin getirilerinden başka bir şey sunamamaktadır; bu ‘nimetlerin’ halkın genelinde nasıl karşılık bulduğu ise işsizlik oranları ve sosyal adaletsizlik verilerinden rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Her yıl iş cinayetlerinde hayatını kaybeden binlerce insanımız ise bu vaatlerin bir bedeli olarak hepimizin utancıdır.

Bu ülkenin her vatandaşı siyasi, etnik ve kültürel kimliğinin korunduğu ve bu farklılıklardan dolayı kamu otoritesi önünde ayrımcılığa tabi tutulmadığı bir ülke arzulamaktadır. Ülkenin en yetkili ağızlarınca yapılan bütün nefret söylemlerine, uygulanan bütün ayrımcı politikalara karşın halen birbirimizle savaşa tutuşmamışsak sebebi budur. Buna karşın Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt meselesi dahi ülkede konuşulamamakta, büyük umutlar ile başlanan çözüm süreci sonunda kan ve gözyaşı hüküm sürmektedir.

12 Eylül darbecilerinin ülkeye getirdiği %10’luk seçim barajı, halkın büyük bir kesiminin siyasi katılımını sınırlamakta, ülkedeki anti demokratik vesayetçiliğin temelinde durmaktadır. Ekonomik istikrarın yegane şartı %10 gibi ağır bir oran ile siyasi temsiliyetin sınırlanması mıdır? Yeni anayasa önerisi bu barajın kalkması bir yana, %3-%5 gibi makul oranlara çekilmesini dahi tartışmaktan uzaktır. Peki koalisyonun getireceği istikrarsızlıktan bu kadar çekinen bir iktidarın Başkanlık Sistemi teklifini muhalefet partisi olan MHP ile kurduğu fiili koalisyonla getirmesi çelişki değil midir?

Bizler, Emek ve Adalet Platformu olarak anayasa değişikliğinin öngördüğü düzenin aksine demokrasinin belli aralıklarla yapılan seçimler vasıtasıyla halkın bütün iradesini tek bir kişiye devrettiği bir sistem olmadığını hatırlatıyoruz.

İktidarın koalisyon meselesine dair çelişkili bir başka tavrı da yargı organlarının düzenlenmesine ilişkindir. Bilindiği üzere 2010 Referandumu sonrası Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapılarının değiştirilmesi ile bu kurumlarda Gülen Cemaati’nin otoritesi artmış, 17-25 Aralık’ta yaşanan operasyonlardan sonra AKP iktidarı varlığını kendisine borçlu olan yargı organlarını tasfiyeye girişmiştir. İronik olan AKP’ye yakın yargı görevlilerinin ulusalcı ve milliyetçi olduğu bilinen gruplarla ittifak yaparak Gülen Cemaati’ne yakın adayları tasfiyeye girişmesidir. Gündemde olan anayasa değişikliği ile bir kere daha yargı organlarının yapısı değiştirilmeye çalışılmaktadır. Yargı organlarının yapısal bir reforma tabi tutulması ve gerçek bir adalet mekanizması işlevini görmesi makul bir amaçtır. Fakat değişiklikle amaçlanan şey yargı erkinin yürütme kontrolüne teslim edilmesinden başka bir şey değildir.

Anayasalar salt devletin kuruluşunu ve teşkilatını belirleyen metinler olarak görülemezler. Her anayasa belli bir toplumsal ihtiyaç baskısına istinaden yapılır ve ortak metin olarak halkı temsil eder. Bu anlamda askeri darbeler sonrasında toplumu kendi isteklerine göre şekillendirmek isteyen darbecilerin ilk olarak anayasa yapmaları tesadüf değildir. Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğu toplumun farklı kesimleri tarafından üzerinde mutabakata varılan bir konudur. Ancak bütün bir toplumu Olağanüstü Hal şartlarında hazırlanan bir anayasa paketine mecbur bırakmak, anayasa değişikliği tartışmalarını siyasi hafızadan arındırarak başkanlık oylamasına indirgemek hakkaniyetli değildir.

Mevcut anayasa değişikliği yıllardır Galatasaray’da bir araya gelen, devlet nezaretindeki yakınlarını kaybetmiş Cumartesi Anneleri’nin taleplerine hiçbir şekilde karşılık olmadığı gibi, daha demokratik bir anayasa talebiyle hak ve hukuk mücadelesi yürüten tüm kesimlerin göz ardı edildiği, darbelerle yüzleşme komisyonlarının atıl kaldığı, barış sürecinin yine onlarca insanın ölümüyle sona erdirildiği bir sürecin neticesidir. Geriye dönük haksız uygulamaların giderilmesi, faillerin yargılanması bir yana, devletin mevcut denetlenme mekanizmalarının neredeyse tamamen ortadan kaldırıldığı bu anayasa değişikliği bizleri Türkiye anayasa tarihinin aynı zamanda bir darbeler tarihi olduğu gerçeğiyle bir kere daha karşı karşıya bırakmaktadır.

Bizler, Emek ve Adalet Platformu olarak anayasa değişikliğinin öngördüğü düzenin aksine demokrasinin belli aralıklarla yapılan seçimler vasıtasıyla halkın bütün iradesini tek bir kişiye devrettiği bir sistem olmadığını hatırlatıyoruz. Türkiye’nin içinde bulunduğu sistem krizinin varlığını kabul etmekle birlikte, bu krizden çıkışın tekçi ve tekleştirici çözümlerde olmadığına, bu krizin aşılması için toplumun ortak ilkelerde birleşmesinin gerekliliğine inanıyoruz. Anayasa değişikliği gibi herkesi ilgilendiren bir meselede, anayasa hazırlama sürecine toplumun bütün kesimlerinin dahil edilmesini ve söz söyleyebilmesini talep ediyoruz.

Bu toprakların kadim meşveret geleneğinden ilhamla, sistem krizini daha da derinleştirecek bir tek adamlık rejimine karşı hepimizin eşit temsil edildiği güçlü bir Meclis’i, tekçiliğe karşı çoğulculuğu, tahammülü ve hoşgörüyü savunuyoruz. Biliyoruz ki, birbirimizin acısına ve sevincine ortak olmayı, kader birliği yaptığımız bu topraklarda birbirimizden vazgeçemeyeceğimizi ancak hep birlikte, aynı çatı altında öğrenebiliriz.

Nasıl ki 15 Temmuz’u takip eden günlerde Fatih sokaklarını süsleyen Darbeye Hayır! Savaşa Hayır! Yaşasın Barış! yazılamalarına katıldıysak; bugün de eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye’de barış içinde bir arada yaşamamıza vesile olacak, hepimize ait bir anayasa talep ediyor, Anayasa Hepimiz İçin! sloganıyla referandumda Hayır! diyoruz.

1 Response

  1. 15 Nisan 2017

    […] Hayır! Anayasa Hepimiz İçin! (Emek ve Adalet – 03.04.2017) […]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir