Kuban Kural – 1996’dan Gezi Parkına

Gezi Parkı olayları ile başlayan süreçte sürekli olarak vurgulanan polis şiddeti ve kamu gücünün özgürlüklere müdahalesi sorununa yönelik olarak yapılan 28 Şubat benzetmelerinin anlamsız kabul edildiği bir vasatta, Kuban Kural’ın kişisel tecrübelerinden yola çıkarak yazdığı yazısını dikkatinize sunuyoruz. Devlet istibdadının her fırsatta pervasızca sergilenebildiği ülkemizde umarız halkına zulmeden devlet geleneğinin iyileşmesine şahit oluruz.

KUBAN KURAL

 Ben doğrudan yanayım, kimin söylediği fark etmez.

Ben adaletten yanayım, kimin lehine veya aleyhine olduğu fark etmez…

Malcolm X

Yıl: 1996

O zamanlar orta üçüncü sınıfa giden tıfıl bir öğrenciyim. İstanbul İmam Hatip Lisesi’ne okumak için o sene gelmişim. Seneler önce babamın mezun olduğu okulda okuyup, onun kaldığı yurtta, hatta yatakhanede kalıyorum. 28 Şubat’a az kalmış ,başörtüsü yasakları ve direnişler hat safhada. Cuma namazlarına Beyazıt’a giden kitlenin içerisinde küçük yaşıma rağmen bulunuyorum. Cuma sonrası eylemlerde üzerimize boca edilen faşizmi hissetmek direnmekle eş değer bir yerde. Akşamları da yurttan kaçıp oturma eylemlerine katılıyorduk.

Eylemlerde ön safta olanlar copun vucutta ne tarz bir acı bıraktığını da tadıyorlardı o dönemde. Bir cuma çıkışı küçük yaşıma rağmen jopumu yemiş ve fiziki olarak devlet despotizminin tadına bakmıştım.

Hiç unutmuyorum, copun “devlet” demek olduğunu anladıktan bir kaç gün sonraydı. Fatih postanesinde telefon sırası beklerken, babasıyla telefonla konuşan başörtülü “abla” nın nasıl ağladığını görmüştüm. İnsan ağlamaktan bayılabiliyormuş, canlı şahidiyim.

Ailemin bu dönemde yaşadıkları bir tarafa, o “abla”nın ağlaması içime oturmuştu. Dini inancından dolayı bir insanın horlanması, okula alınmaması hiç bir şekilde  açıklanamazken, o koskoca “demokratlar”dan pek ses çıkmıyordu o yıllarda. Ses veren, “durun” dediği için   bedelini ödeyen kalemler ise “onur”un timsaliydi bizler için.

Yıl 2013

Aradan geçmiş 17 yıl. Bu dönemde Ak Parti iktidar olmuş, bir çok özgürlüğün önü açılmış, askeri vesayet büyük ölçüde geriletilmiş durumda. Başörtülü öğrencilerin sorunları tam olarak çözülmüş değil halen. Okula bir şekilde giriyorlar ancak halen “siyahlar” . Kamu görevlerinde bulunamıyorlar ve halen seçebiliyor ama seçilemiyorlar. Ve evet 10 yıldır bu ülkede Ak Parti iktidar ve bir kaç senedir de muktedir…

31 Mayıs Cuma günü bir süredir Taksim Gezi parkında direnen ve hiç kimseye zararı olmayan bir grup çevre aktivistinin üzerine sabah saat beşte bir dünya gaz boca edilip çadırları yakıldı. O gün Taksim’de ki ofise gelip haberlere baktığımda farkına vardım olanların ve saat 13.00′da taksim meydanında oturma eylemi olacağını öğrendim. Kim olduklarına, ne olduklarına bakmadan vicdanım götürdü beni maydana. Cuma saati yaklaştı ve ben oturduğum yerden kalkıp çok yakındaki mescide, cumaya gittim. Cuma’dan sonra meydana geldiğim anda ne mi gördüm; 1996 yılında gördüğümü. Yine devlet despotizminin dik alasıyla karşı karşıyaydık, alanda olanlar olarak. Dikkate alınmak dışında bir dertleri olmayan insanların devlet nezdinde hakettiği bu sefer cop değildi. Bunun yerini, insanın nefesini kesen,  “ölüyor muyum?” – abartmıyorum, tadan bilir – sorusunu sorduran  biber gazı almıştı. Aradan geçen 17 yıl sonunda devlet despotizmi beni yine bir Cuma çıkışı yakalamıştı.

Biraz kendime geldiğimde aklıma ilk gelen 1996 yılında yediğim, hayatımın ilk copu ve ağlayan başörtülü tıp öğrencisi “abla”ydı. Ne farkı vardı bugün gezi parkı için direnen insanların o günkü “biz”den? Biz 1996′da  istediğimiz okulda okumak istiyor ve başörtüsüyle okula gidebilmek isteyen ablalarımızın en temel haklarının ellerinden alınmasına isyan ediyorduk. Bu gün ise direnenler oturuyor, çadır kurup eylem yapıyor ve sadece taleplerinin dikkate alınmasını istiyorlardı. Evet Taksim’de kalmış tek park olan gezi parkına sahip çıkmak hem dinen hem siyaseten hemde vicdanen haklı bir talepti. Bir taraftan da iktidar olup muktedir olamadığı dönemde demokrat, muktedir olduğunda ise kendinden olmayana saygısız olan Erdoğan’ın kendine gelmesiydi talep edilen.

Devleti değiştirip dönüştürmeyi değil de, ele geçirmeyi öncelediği izlenimi veren Ak Parti’nin adı an itibariyle  aK Parti idi benim için. Evet adaletsiz kalkınmayı reddedenlerdenim ben…

Yediğim ilk gazdan sonra Gezi parki eylemlerinin neredeyse her gün içerisindeydim. Hatta bir süre sonra gaz kesmeyip devreye sokulan plastik merminin tadına aK Parti iktidarında bakmak acı bir tecrübe de oldu benim için…

Gezi Direnişi Nedir?

Gezi direnişi, haklı taleplerini demokratik yollardan yaklaşık 2 yıldır gündeme getirmeye çalışan bir grubu muhatap almak yerine sabahın köründe onlara saldıran kamu oteritesinin (Hükümet) büyüttüğü kitlesel bir eylemdir. Polis şiddetine karşı bir araya gelen ilk gruba karşı şiddetin boyutlarının hükümet talimatıyla artırılması ve Başbakan’ın kullandığı dışlayısı, oteleyici, yaftalayıcı nobran dil olayların büyümesinin en büyük sebebidir. Bu süreçten sonra hükümete her hangi bir konuda kızgınlığı olan herkes sokaklara döküldü haliyle. Bu tepkilerin hepsi demokratik miydi? Tabi ki değildi. Kamu gücünü elinde bulunduran iktidara, “demokratik olmayan ve nefsi müdafaanın ötesine geçen şiddet eylemlerini neden engellemedin” diye sormadan Gezi eylemcilerine “bunların önüne neden geçmediniz” sorusunu sormayı da çok adil bulmuyorum açıkcası. Bir tarafta güçlü bir iktidar diğer tarafta örgütsüz bir kitle varken aciz olanı eleştirmek olaylara hükümetin gözüyle bakmak gibi geliyor bana ve bu bakışın objektif olduğunu söylemek maalesef mümkün değil.

Evet doğrudur. Kitleselleşen her eylemde olduğu gibi bu süreçte de ulusalcı faşitler, ajanlar, provakatörler, darbe sevdalısı eski kuşak solcular, özel harb dairesinin ölmek bilmeyen hücreleri vb. bir çok klik sürece oldu.

Özellikle Gezi parkı dışında ırkçı ve faşizan saldırılara maruz kalan bir çok kişinin olduğunu inkar etmek mümkün değil. Bunlardan çok düşük dozajlı bir tanesine şahit olmuş biri olarak gördüğüm dışında neler yaşandığını tahmin edebiliyorum. Başbakan’ın yakınım dediği ve İstanbul’da bir Belediye Başkanı’ nın gelini olduğunu sonradan öğrendiğimiz “abla”ya yapılan belki de bunlardan en iğrenciydi. Yalnız daha da vahimi kamu gücünü elinde bulunduran hükümetin olayın faili olan bu iğrenç mahlukları bulup yargı önüne çıkarmak yerine bu iğrençlikler üzerinden siyaset yapmasıydı. Hatta bütün gezi parkını bu olay üzerinden okuması ve kendisine oy veren milyonları da bu olaylar üzerinden kendi kutbuna çekmesiydi.

Başbakan’ın tabiriyle “dış güçlerin oyununa gelmiş” birisi olarak şunu açıklıkla söyleyebilirim ki, eğer dış güçler bu olayı organize etmişlerse en başta Başbakan’ı satın almış olmalılar. Polise “saldırın” emrini veren James Town Foundation değil Başbakan olduğuna göre baş provakatörde en büyük dış mihrak maşası da kendisidir.

Sonradan devreye giren ajanları, provakatörleri yada dış basını soruyorsanız, onların zaten işi budur. Kitleselleşmiş bir tepki varsa kendi çıkarları için bunu manipüle etmek, gündemde tutmak için ellerinden geleni yaparlar. Bunu da siyasetin “s”sini bilen bilir…

“Dış güçlere alet olmamak için polis şiddetine razı olun” deniyorsa eğer, bunu başka bir düzlemde tartışmak gerekiyor ve o düzlemin adı “Demokrasi” olmuyor…

Gezi Parkı ve etrafında yaşananlar sosyolojik ve siyasi açıdan etraflıca değerlendirilecektir mutlaka, herkes gibi bizlerin de söyleyecek sözü olmalı bu konuda. Biz şimdilik şahitliğimizden yola çıkıp kısa bir değerlendirmede bulunmaya çalıştık.

5 Temmuz 2013

Kaynak: http://www.gusips.net/columns/3372-1996dan-gezi-parkina.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir